
Önce Fırıncı Abi geldi. Sonra Çantacı Abi.
Yetmiş yaşını aşmış iki iyi insan, iki iyi dindar.
“Nurcular” diye tanınan cemaatin “öğrenci” kalmayı tercih eden bilgeleri onlar, bilgilerini tevazuun değirmeninde öğütmüş, hoşgörünün fırınında pişirmişler.
Benim gibi “ham ervahların” yüzüne gerçeği vurmuyorlar.
“İnançsızlığım” onları kızdırmıyor, şefkat ve üzüntü uyandırıyor yalnızca.
Kendilerine açılmış ışıklı pencereden bakamamanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünseler de bunu söylemiyor, yalnızca dostluklarıyla sezdiriyorlar.
Büyük bir “gani gönüllülükle” benimle din konuşmaya razı oluyorlar.
Bilgileriyle ezmiyorlar beni. Dindarlıklarını, inançlarını öyle gösterişli bir madalya gibi boyunlarına takmıyorlar, benim eksikliğimden kendilerine bir paye çıkartmıyorlar.
İyi dindarları seviyorum, onlarla konuşmayı seviyorum. İyi bir dindar, dürüst ve güvenilir bir insan demek benim için. Allah’ın cezalandırmasından değil, Allah’ı gocundurmaktan, kendilerini“yaratanı” yaptıklarıyla üzmekten korkuyorlar.
“İbadetlerini” yerine getiriyorlar elbet ama asıl ibadetin hayatın her ânını, kulun her “amelini” kapsadığını, her sözün, her davranışın, her ilişkinin ibadetin bir parçası olduğunu biliyorlar. Dürüstlüğün, cesaretin, hoşgörünün, tevazuun, hakperestliğin dindarın vazgeçilmez özellikleri olduğunun farkındalar. Allah’ı ve dini anlatışlarında bir neşe ve sevinç var.Çantacı Abi diyor ki, “Allah odunla besliyor bizi.”
Yüzüne anlamadan şöyle bir bakıyorum. Şaşıracağımı, anlamayacağımı bildiği için benim tepkimi muzip bir gülücükle karşılıyor.
“Allah” diyor, “odundan elma yapıyor, odundan üzüm yapıyor, odundan meyve yapıyor, bakıyorsun dallı budaklı bir odun duruyor toprağın üstünde, bir bakıyorsun o odunun ucunda kırmızı elmalar var.” Ben her meyvenin bir mucize olduğunu biliyorum ama bunu “odundan meyve” diye tarif edince mucize gözümde daha iyi canlanıyor.
Allah’ın yarattığı her derdin “devasını” tabiatın bir köşesine sakladığından, kullarının bunu bulmasını beklediğinden konuşuyoruz. Yaşamak, bulmak demek. İnsanoğlu ağır ağır buluyor. Hazır verilmiyor hiçbir şey. Bunun bir amacı, bir nedeni var elbet.
Bir “dert” veriliyor, bir “derman” bulunması isteniyor. Bilmiyorum ama sanırım tanrının en büyük emri tek kelime: “Ara.” Aramamızı, bulmamızı istiyor. Çünkü “tekâmül” etmek, gelişmek, olgunlaşmak, ilerlemek ancak aramakla mümkün, aradıkça yürüyoruz. Bütün hayvanları mükemmel yaratan Allah, bir tek insanı bu mükemmellikten uzak tutuyor. Verebileceklerinin hepsini vermiyor.
Onun yerine, insanın “arayabileceği” geniş bir arazi bağışlıyor ona, istiyor ki bu arazide tek başına yürüsün, arasın, bulsun, ilerlesin ve “yaratıcısını” bu ilerleme yeteneğiyle sevindirsin. Bilmiyorum bunu söylemek günah mı, haddini aşmak mı ama bana tanrı hep büyük bir sanatçı gibi gelir, yarattığının “mükemmel” olmasıyla yetinmeyecek kadar büyük bir yaratıcı, yarattığının mükemmelliği kendi başına bulabilecek kadar mükemmel olmasını isteyen, kendi görkeminin, yarattığının bu mükemmelliği bulabilecek yeteneğinde billurlaşmasını arzulayan bir sanatçı.
Onun için insanın her arayışını, her buluşunu, Allah’ın aslında kendisine gösterilen bir saygı, yaratıcılığının rakipsizliğine bir alkış olarak değerlendirdiğini hayal ediyorum. Körü körüne bir inancın, sığ bir cehennem korkusunun, bencil bir cennet talebinin, şekilci bir ibadetin onun gibi eşsiz bir yaratıcıya yetmeyeceğine, her büyük sanatçı gibi sadece kendisine değil, “yarattığına” da saygı ve hayranlık beklediğini düşünüyorum. Bu saygıyı gösterenler, kendilerini sadece bir “kul” olarak değil aynı zamanda bir “eser” olarak da görüp, bu eseri hayatlarının her ânında mükemmelleştirmeye çalışanlar benim için iyi dindarlar.
Onun için seviyorum onları. Onun için onlara güveniyorum. Eksik olduğumu biliyorum, bu eksikliği tamamlamaya gücümün yetmeyeceğini de… Ama iyi dindarlarla konuştuğumda, onlar, “mükemmele” yürüyen bir bütünün parçası olduğumu bana hatırlatan armağanlar oluyorlar.
Ahmet Altan

Önce bir anekdot. 90’lı yıllarda İslamabad’da Uluslararası İslam Üniversitesi’nde lisans yapıyorum.
83 yaşında Mısırlı bir kıraat hocamız var. 7 kıraat ilmine derinden vâkıf. Sesi de müthiş cezbedici. Hanımı vefat etmiş, kızı da Mısır’a geri dönmüştü. Yaşına rağmen dinçti, kalıp öğretmeyi tercih etmişti. Artık evinde yalnız yaşamaya başlamıştı.
Sıcakların 40 dereceden aşağıya inmediği tahammülü zor bir yaz günüydü. Evine ziyarete gittim, yalnızlık hissetmesin istiyordum.
İkramda bulunduğu soğuk içecekler eşliğinde sohbeti koyulaştırmıştık. İlim ehliyle hele bir de hayat tecrübesi zenginse sohbetin tadına doyum olmuyor. Bir ara biraz da boşta bulunarak hocaya dedim ki:
“Üstadım! Koca evde tek başınasınız, yalnızlık zor olmuyor mu?”Zira bize gözüken yaşlı bir adam ve evin dört duvarıydı. Bir de odanın bir köşesinde duran masa.
Üzerinde de hocanın hat çalıştığı kalemleriyle kağıtları. Hüsn-i hat sahibi olduğu için bu yeteneği körelmesin diye o yaşına rağmen her gün hat temrinatı yapıyordu.
Başını bana doğru ağır ağır kaldırarak gözüme anlam dolu bakışlarını yöneltti. “Evladım” dedi. “Ben yalnız değilim ki. Rabbimle beraberim / Ene ve Rabbî...”
“Ene ve Rabbî...”
Hocayı ilk kez bu kadar ciddi görmüştüm. Hâlbuki o bize kıraat öğretiyordu. Okuduğu her şey âyetti. Ancak bu seferki duruşu, söylediği sözün tarzı, ona eşlik eden ciddiyet ve bakışlarından bana akan anlam katmanı yüksek muhteva, buna mündemiç inanç..
Bu hâl “Ene ve Rabbî” sözünü üzerimde çok etkili kılmıştı. Bunu bütün hücreleriyle hissederek söylediğinden emindim. Okuduğu ve öğrettiği Kur’an’ın ondaki hasılasıydı bu. Bu yüzden olsa gerek üzerimde bıraktığı tesir de büyük olmuştu.
Yalnız kaldığım bazı vakitlerde bu anekdot canlanır zihnimde. Aslında yalnızlık göreceli bir şey diye düşünürüm. Çünkü kalabalıklar içinde çok yalnız olabileceğimiz gibi etrafımızda hiç kimse olmadığı zaman ise yalnız olmayabiliriz. Yalnızlık içimizde çünkü.
İçinde yalnız olanın dışı kalabalık olmuş, ne farkeder ki? İçinde çölü yaşayanın dışı vâha olmuş, bu neyi değiştirir ki?Dış dünyamızı zenginleştiren de fakirleştiren de iç dünyamızın zenginliği ve fakirliğidir. Kuyu hapsine mahkum edilmiş bir İmam Serahsi’nin o kuyudan, kuyunun başında toplanan öğrencilerine “Mebsut” gibi o devasa eseri ve diğerlerini imla yoluyla 14 yılda yazdırması, uzun yıllar orada kendini Rabbine adaması, zoraki bir uzletten insanlığa büyük zenginlik üretmesi bugün kalabalıklar arasında yalnızlıktan kıvranan insana ne analatır acaba?
Merhum Said Nursi’nin toplumdan tecrit edildiği, zindanlara atıldığı, yalnızlığa mahkum edildiği bir vasatta ülkeye çöreklenmiş karanlığa nasıl bir mum yaktığını, içindeki anlam dünyası çoraklaşmış insana izah kolay mıdır?
Her geçen gün insan nüfusu artıyor… 7 milyarı geçti. Yeryüzünü insan kalabalığı işgal ettikçe yalnızlar yığını da artıyor. Varolanı olduğu gibi yansıtmayı kendine görev bilen Batı sinemasının önemli bölümünü ruhsal bunalımların cehennem hayatı yaşattığı insanlara dair olması da gerçeğe tutulmuş bir aynadır.
“Ene ve Rabbî” demeyi bilmeyen insan varlıklar içinde yokluğa, kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkumdur. Yunus Peygamber (as) balığın karnındaki karanlıkta bile O’nu zikrediyordu...
Serdar Demirel

Kayikhanesi olan bir yali daha...
Yazar Yavuz Bahadıroğlu, bir televizyon dizisine konu olan Hürrem Sultan'ın beddua edilecek biri olmadığını belirterek;
"Hürrem Sultan, Peygamber Efendimizin beldelerine, hem Mekke'ye hem de Medine'ye sürre alayıyla her sene 3 bin altın gönderen hanım sultandır.50 civarında hayır eseri vardır hatta o yüzden parasız kalmıştır. Yazdığı mektuplarda bunu görebiliyoruz" dedi.
Bahadıroğlu; "Hürrem Sultan beddua alacak biri olmadığı için o beddualar döner sizi bulur, yazanı bulur, çevireni bulur, oynatanı bulur. Hürrem Sultan beddua edilecek, ettirilecek hanım sultan değildir'' dedi.
Yavuz Bahadıroğlu, tarihi konuların işlendiği dizilerin her zaman gerçeği yansıtmadığını ileri sürdü. Tarihin tarih olarak, dizinin de dizi olarak algılanması gerektiğine işaret eden Bahadıroğlu, ''Bunların karıştırılması durumunda her şey karışır. Bu gösterilen şey bir dizi. Ancak şu var, eğer konu tarihse, millet olarak tarihimiz konusunda hassas bir milletiz. 'Avrupa'da bu yapılıyor, Amerika'da bu yapılıyor.
Bak onlar da değiştiriyorlar' demememiz lazım. Bizim algımız farklı. Onlar filmi film olarak seyrediyorlar, tarihi de tarih olarak alıyorlar. Biz ise tarihle filmi karıştırıyoruz" diye konuştu.
Bahadıroğlu, Türkiye'de tarih konusunda derin bilgiye sahip olunmadığı için gösterilen filmlerin gerçek gibi algılandığına dikkati çekti.
Türkiye'de tarihi değiştirerek, bozarak yansıtmanın bir günah olduğunu ifade eden Bahadıroğlu, yayımlanan bir diziyi örnek göstererek;
"İnsanlara beddua ettirirsiniz. Hürrem Sultan beddua alacak biri olmadığı için o beddualar döner sizi bulur, yazanı bulur, çevireni bulur, oynatanı bulur. Hürrem Sultan beddua edilecek, ettirilecek hanım sultan değildir" dedi.
Bahadıroğlu, dizide anlatılan Kanuni Sultan Süleyman'a atfen kullanılan Muhteşem sıfatının dönemin Osmanlı düşmanlarının söylemi olduğunu ifade etti.
Millete ve tarihe hakaret ediyorlar
Bahadıroğlu, Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatının büyük bölümünü seferlerde geçirdiğini belirterek;
"Bir tarihin içinde 46 senelik uzun saltanatında sadece 2,5 yılını toplam olarak sarayda geçirebilen, kalanını at üzerinde seferlerde geçiren bir hükümdarı öyle cinsellik düşkünü, kadın peşinde koşan biri olarak göstermek millete de hakarettir, tarihe de büyük haksızlıktır" diye konuştu.
"Dizide Osmanlı nezaketinin perişan edildiğini" ileri süren Bahadıroğlu, şunları kaydetti:
"Düşünebiliyor musunuz, çocuklarımıza gösterdiğimiz örnek ne, uçkur düşkünü bir padişah, argo konuşan bir padişah, Türkçe konuşmayı bilmeyen bir hanım sultan. Hürrem Sultan'ın mektuplarına, şiirlerine bakıyorsunuz
Türkçenin yüreğine vurmuş bir kadın.
Zaten doğru dürüst lisan bilmeyen de Osmanlıda padişah eşi olamazdı. Hürrem Sultan, Peygamber Efendimizin beldelerine, hem Mekke'ye hem de Medine'ye sürre (Osmanlı padişahlarının her yıl Mekke ve Medine'ye gönderdikleri para ve armağanlar) alayıyla her sene 3 bin altın gönderen hanım sultandır. 50 civarında hayır eseri vardır hatta o yüzden parasız kalmıştır. Yazdığı mektuplarda bunu görebiliyoruz."
Bu vebalin altindan kalkamazsiniz... Bu artik hak hukuk meselesi olmustur...
Allah askina izlemeyin, izletmeyin ve izleyenleri de uyarin... Ecdadimiza yapilan haksizliklara en azindan bu kadarcik bir tepkimiz olsun toplum olarak...
Osmanli'nin attigi her adimda Allah'in rizasi oncelikliydi... Her sey ayet ve hadislere gore sekillenirdi... Kucagindaki bebegi dahi abdestsiz emzirmezdi hanim sultanlar, valideler... Fatih Sultan'in annesinin yasin okumadan emzirdigi gorulmemistir.
Evlerinin, saraylarinin hanimlarla erkeklerin giris kapilari bile farkli iken, bir tek kapi olan evlerde erkeklerin ve hanimlarin kapi tokmaklari bile ayri dusunulmusken, tam aksi yansitilmasi gercekten cok aci verici, cok yazik...
Ayasofya baskani Haluk Dursun Hocamizin esliginde Tarihi Bogazici Gezisinde kucuk bir soylesi yapma firsati bulmustuk. Hocamiz tekne ile gezi esnasinda bize bir yali gosterdi.

Evet bu gordugunuz yali iste! Resmini cekmistim, dikkat ederseniz yalinin yan tarafinda erkeklerin kullanabilecegi iskelesi, hemen altinda da bayanlarin yaliya girmesi icin dusunulen kayikhanesini goreceksiniz.
Kayikhaneden yukariya cikan bir merdiven varmis. Boylece erkekler ve kadinlar karsilasmadan yaliya girebiliyorlardi. Varin gerisini siz dusunun... Harika bir geziydi detaylari Tane Tane istanbul etiketinde resimleriyle birlikte bulabilirsiniz...


Bütün bir milletin başını belaya sokar. Belki durduk yerde kan dökülür. Kan davaları başlar. Masum insanlar iftiraya, zulme maruz kalır.
Dar kafalılık görüş ufkunun darlığıyla, mesafesizliğiyle ilgilidir. Dar kafalı kıyas (mukayese) yapamaz.
Yaptığı mukayese kısırdır, verimsizdir ve en önemlisi isabetsizdir. Dar kafalı kişi, ancak belli bir faktör üzerine odaklanır, o faktör üzerine kendince yargılar geliştirir ve ulaştığı sonuca da körü körüne bağlanır.
O sonuç artık o kişi için saplantı haline gelir ve öldüm Allah desen önyargısından vazgeçmez. Saplantısının üzerindeki inadını kırmanın imkânı yoktur.
Muhammed Ebu Zehra, dar kafalının örneğini Hariciler üzerinden veriyor. Onların hamaset duyguları ve kelimelerin zahirine saplanma hevesiyle temayüz ettiğini söylüyor. Haricilerin çoğunda güya İslam'a hulûsla hizmet etme düşüncesi hâkimdi. Fakat bunda yanlış yoldan yürüdüler. Ters bir istikamet tuttular. Hataları burada idi.
Rivayet olunduğunu göre, Hz. Ali onlarla münakaşa yapmak üzere İbn-i Abbas'ı gönderdi. İbn-i Abbas yanlarına gelince izaz ve ikramla karşıladılar. İbn-i Abbas, karşısında öyle adamlar gördü ki, uzun müddet secde ede ede alınları dağlanmış gibi yara olmuş, elleri, yerlere çöken deve dizleri gibi kalınlaşmış. Sırtlarında yıkana yıkana eskimiş gömlekler var.
Bunların akidelerinde ihlâs üzere olduklarında şüphe yok. Fakat bu ihlâsın noksan tarafları da çok: evvela dinî anlayışları yanlış. Dalalete sapmışlar, dinin özünü anlamıyorlar. Kendilerine muhalif olan her müslümanın kanını helal sayıyorlar.
Ebu Abbas Müberred, El-kâmil'inde diyor ki, Haricilerin enteresan olaylarından biri de şudur:
Bir defa bir Müslüman ile bir Hıristiyan'a tesadüf etmişler, Müslüman'ı öldürmüşler, Hıristiyan'a peygamberine olan ahdini muhafaza etmesini tavsiyede bulunmuşlar. Abdullah b. Habbab'a rastladılar, boynunda Mushaf-ı şerif asılı, yanında da gebe olan karısı var. Bu insafsızlar Abdullah'ı yakalayıp:
— Şu boynunda asılı olan kitap bize seni öldürmemizi emrediyor, dediler ve ona:
— Ebu Bekir ve Ömer hakkında ne dersin? Diye sordular. O da onları hayırla yâd etti.
— Hakem tayin etme hadisesinden önce Hz. Ali hakkında ve keza Hz. Osman'ın altı senesi hakkında ne dersin? Dediler.
O da yine hayırla yâd ederek cevap verdi.
— Hakem meselesi hakkında ne dersin? Diye sordular. O da şu cevabı verdi:
— Benim diyeceğim şudur: Hz. Ali Allah'ın kitabını sizden çok daha iyi bilir. Dinini sizden daha iyi korur, sizden çok daha basiret sahibidir.
— Sen hidayete tabi olmuyorsun, adamlara isimlerine bakarak tabi oluyorsun, dediler ve onu dere kenarına çekip hayvan boğazlar gibi kestiler. Orada bulunan bir Hıristiyan'dan hurma satın almak istediler o da:
— Hurma parasız sizin olsun, dedi.
— Parasız asla kabul etmeyiz, dediler.
Hıristiyan bu adamların yaptıklarına şaşarak:
— Ne acayip kimseler, dedi, Abdullah bin Habbab gibi bir zatı öldürdüler, bizden parasız hurma kabul etmezler...
(Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev: Osman Keskioğlu, t, s.205 vd. tarihsiz, İstanbul).
Öyle düşünüyorum ki, kendi saplantısının kölesi haline gelmiş olan modern zamanların Haricileri bu Haricilere bin kere rahmet okutur.
Rasim Özdenören
Rü'yâma giren nazlı nigâr oldun efendim
Göğsümde açan gül gibi nâr oldun efendim
Buz kesti vücudum kara kışlarda yaşarken
Dünyamı saran taze bahar oldun efendim
Kuşlar gibi daldan dala beyhûde konardım
Ömrümdeki en doğru karar oldun efendim
Vazgeçti gönül yapma çiçek bahçelerinden
Ruhumda açılmış gülizâr oldun efendim
Sıyrıldı başım nur ile pespaye duruştan
Halimdeki gül soylu vakar oldun efendim
Dünya da sen oldun bana ukba da sen oldun
Âlemdeki en kutlu diyar oldun efendim
Sevda nedir âşık kime derler bilemezdim
Lâyık mıyım âh sen bana yâr oldun efendim
Yusuf Dursun' un bu guzel siiriyle baslamak istedim. Beni cok etkileyen ve her okudugumda kendimi cok farkli alemlerde buldugum bir siirdir bu...Yogun ve tarifsiz duygular, bazen hissiyatin doruklarda yasandigi anlar olur yaa iste oyle...
Lakin son gunlerde sunu anladim ki mucizeler var! Allah isterse olmayacak hic bir sey yok su hayatta...:)) Yeter ki istemesini bilelim... O (cc) zaten ''isteyin, vereyim!'' buyurmuyor mu?
Ben her lahza, harf harf yasadim...
Ya Rabb! Zatinin Celaline ve Saltanatinin Buyuklugune Yakisir Sekilde Sana Hamdolsun...
Dara dustun mu, sikildin mi Mevlaya'ya hakki ile sigindin mi gercekten yetisiyor alemlerin Rabbi...
Imtihanlarla ugrasirken bir yandan da, hayatta guzel seyler de oluyor iste... Nefes aldigin zaman 'iste bu yaa' dedigin zamanlar...:))
Hic bitsin istemedigin gunler, gecmesini istemedigin anlar...:)) Oluyor iste...Yogun duygular icerisindeyken bazen kelimeler tarifsiz kalir ya, iste oyle...:))
SEVGILERIMLE arkadaslar...

Egitim ogretim deyince sadece okullar da gosterilen dersler geliyor akla hemen... Aslinda esas egitim 4 yas 4 ay 4 gunlukten itibaren baslar diyor imam-i Gazali ihya-ul ulumiddiyn eserinde. Dini egitim hepsinden once gelir...Osmanli zamanina bakildiginda ya da ondan da once ki donemlere; ilk dini egitimin hafizlik hatta hadis hafizligina kadar da isi goturen var sonrasin da da diger dersler gelirdi... Neticesinde de Fatih Sultan Mehmet gibi, Mimar Sinan gibi, Yavuz Sultan Selim gibi hatta ibn-i Sina gibi dev isimleri goruruz... Ornek sahsiyetler, her turlu ilmi almis buyuk insanlar... Mesela sizinle bir tanesini inceleyelim bakalim...
Müslüman düşünürlerin ve bilim adamlarının nasıl bir eğitim aldıkları hakkında bilgi veren Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, büyük filozof ve tıp doktoru İbn-i Sina, optik biliminin kurucusu olan İbnü'l-Heysem, kan dolaşımını keşfeden İbn'un-Nefis ve sosyolojinin kurucusu, büyük tarih filozofu İbn-i Haldun, kelam ilminin büyük düşünürleri İmam-ı Eşari, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İslam hukukunun dâhi âlimi ve hukuk metodolojisinin kurucusu İmam Şafi'î gibi İslam tarihinin önemli alim ve düşünürlerinin aynı eğitimi aldıklarını belirterek bu eğitim sistemini şu şekilde açıkladı:
“Müslüman Düşünürler İlkokulda Değerler Eğitimini Alıyorlardı”
“Müslüman alimler ilk öğrenimine Kuran ile okuma ve yazmayı öğrenmeye başlıyorlar. Bugün değerler eğitimi diyebileceğimiz fıkıh ve ilmihal eğitimi ile devam ediyorlar. Ardından ezber başlıyor.
Bugün ezber yapmaya karşı bir tutum var. Ancak İslam eğitim sistemi ezber üzerine kurulmuştur. Bu ezber sistemi sorun çözmeyi dışlayan bir eğitim anlayışı değildir. Aksine eleştirel tavrı kazandıran ve hatta kendi hocasını da gerektiği yerde eleştirmeyi ilim ahlakına uygun ve saygılı bir dille yapabilen öğrenciler yetiştirmekteydi. Ezberlemede ise iki önemli husus bulunmaktadır bunlar;
Kuran ve Hadis ezberidir. İbn-i Sina 7 yaşında hafız oluyor ve sonra en azından iki-üçbin kadar hadis ezberliyor; aynen bir tefsir âlimi olan Taberî gibi.
Müslüman düşünürlerin ve alimlerin hepsi, ister fizik, kimya, biyoloji gibi kevnî ilimlerde ilerlesin isterse tefsir, hadis, tarih, dil-edebiyat, mantık, kelam ve fıkıh gibi dinî ve sosyal ilimlerde ihtisas sahibi olsun, aynı eğitimi alıyorlardı. İlköğrenimi Arapça dil ve belagatı öğrenerek tamamlıyorlardı.
Genellikle bu süreç 12-13 yaşında bitiyordu. Ortaöğretime ise tefsir ilmi ile başlayıp, Hadis usulü ile devam ediyorlar. Ortaöğretimde matematiğe çok önem veriliyor. Matematik üzerinde özellikle duruluyor. Ancak Orta öğretimde Kevni ilimlerde daha ağırlıklı bir eğitim yavaş yavaş başlıyordu. Bugün buna tabiat bilimleri deniliyor. Bu İslam geleneğinde kevniyat ilimleri olarak geçmektedir.
Müslümanlar ayrıca tarihe çok önem veriyorlardı. Tarih eğitimin önemli bir parçasıydı. Mantık eğitimi de çok önemseniyordu. Kelam ve felsefeye girişle ortaöğretim bitiyordu. Yükseköğretimde ise yine yüksek matematik öğretiliyordu. Bu matematik bilgisi miras hukukunda da çok kullanılıyordu. Bu yüksek düzeyli matematiği herkes öğreniyordu. Bununla beraber mantık, felsefe, musiki, kozmoloji, kimya vs. ilimleri tahsil ederek yükseköğretimi bitiriyorlardı.
İbn-i Sina nasıl Doktor Oldu?
Mesleki eğitim medrese eğitiminin bir parçası değildi. Medrese eğitimi üretime yönelik değil teorik bir eğitimdi. Medreseler değerleri ve ilmi araştırmaları veren kurumlardı. İbn-i Sina medrese eğitimini tamamladıktan sonra hastanelere yönelmiştir. Nitekim o anatomiye çok çalışmıştır. Bazı hastalıklara çözüm bulabileceğini tahmin etmeye başlayınca hastanelere gidip tıp eğitimini alıyor.
İbn-i Sina tıp ilmini hastanelerde yaptığı çalışmalarla geliştirmiştir. Böylece teori ile pratiği birleştirerek tıp doktoru olmuştur.” Aynı şekilde İbnü'l-Heysem de medresede optik eğitimi almamıştır. Ancak gerekli altyapıyı orada tamamlamış ve sonra optik için gerekli üst seviyede fizik ve matematiği enine boyuna kendisi çalışmıştır. Bu konularda kendinden önce gelen bilim adamlarının eserlerini de incelemiş ve zamanında yaşayanlar varsa onlarla ayrıca konuyu etüd etmiştir ve uygulamalı bilimlerdeki ihtisaslaşma genellikle bu şekilde oluyordu. İhtisas eğitimi veren nadir medreseler de bulunmuyor değildi ancak bunlar azınlıkta idi ve bunların çoğu da özellikle Fatih döneminde daha belirgin hale gelmiştir.
Simdi aramizda bu bilgilerden bizene diyenler olabilir ancak ben kesinlikle bunlarin herkes tarafindan bilinmesi gerektigini dusunuyorum... En azindan bu kadarini bilmemiz lazim... Belli basli buluslarin altina imza atan isimlerin nasil yetistirildigi, aldiklari egitim ve yasam tarzlari ile ilgili kafamizda bir sekil olusmasi acisindan bilmemiz lazim... Bunlar zoru basarmis insanlar... Gunumuzde gerekli gereksiz, onemli onemsiz her ismi biliriz en azindan kafamizda nasil olduklari ile ilgili bir seyler vardir, kaldi ki cocuklarimiz bile gereksiz tanimamasi gereken herkesi masallah bazen bizden iyi taniyorlar... Ancak bir Eyup Sultan ya da Yavuz Sultan Selim'i ne kadar biliyorlar...Cogu yetiskin eminim Ibn-i Sina'yi bile bilmez.. Yazik gercekten cok yazik...


Namaz hakikatte Allah’ın kula tecellisidir. Kul bu tecellide zahiren etken de görünse gerçekte edilgendir. Allah’a münacat eder, Allah da ona cevap verir.
Kur’an okur, Allah onun ağzından konuşur. Nitekim “Semiallahu limen hamideh” (Allah hamd edeni işitti!) ifadesi bizim ağzımızdan Allah’ın konuşması demektir. İnsan bu dünyaya terk edilmiş bırakıldığında Cehenneme ne hacet, dünya bir cehennem çukuru oluverir, kâfir için daima böyledir. Mümin Allah’ın dostudur Elhamdülillah!
Namaz iki kişilik bir eylemdir, diğeri Allah olan iki kişi. Bir dostunuz size bir derdini anlatır, siz ona bir ayetle cevap verirsiniz. O an anlarsınız, iki kişinin üçüncüsü Allah’tır. Kulağınıza fısıldayan ‘O’ iken çözülmeyesi dert mi olur? Kaptanı Allah olan, dümeni Allah’ın şeriatı olan bir kutlu gemidir müminin hayatı… Hatırlarsanız, ne demişti Nebi arkadaşına;
“Lâ tahzen innallahe maanâ!” (Üzülme, Allah bizimle!)
Allah size en sevdiğini rehber olarak göndermiştir. Kalplerinize bakın, kulaklarınızı açın! O bize kalpler, gözler, kulaklar verdi ya! Allah’la beraber olmak bin cennete değişilmez. Cennet belki beklenilen bir yerdir, oysa Allah’la beraberlik el’an buradadır. O’nu beklemek gerekmez. O bize şahdamarımızdan yakındır, kişi ile kalbinin arasındadır.
Değil mi ki Allah bizimle! İnsan sevdiğine seninle dünyanın diğer ucuna giderim demez mi? Bu sırdandır ki, mürşid-i kâmiller O’nunla olunca cehennemin alevleri içinde olmaya bile razı olmuşlardır.
Allah’ım, Sen’inle olduktan sonra her yer Cennet!
Allah’ım, Sen’inle her yere gelirim, sözüm söz!
HAKKIMDA
- Tespih Taneleri...
- O'nun (CC) adı ile dokunmalı Kelam'a, kaleme. Bunun için 'Bismillah' diye başlarız söze. Rahman'dan hepimize, Rahim'den yalnız bize gelenle yazarız. O'nun lütfu keremiyle, yalnız O'nu razı etmek üzere yazarız. Ruhumuz ve bedenimizle çeker Besmele'yi, dalarız özlere...
İLETİŞİM ADRESİ
Sevgili Dostlarim
Son Yorumlar
Facebook Grubum
Kategorilerim
- Hayatin icinden...
- Hikmet Damlalari
- Hazine-i ilim
- Icimden Geldigi Gibi...
- Siirler
- yasanmis hatiralar
- Ruha dokunanlar
- Tane Tane Istanbul
- Pasta ve Börek Tariflerim
- Duyurular
- Yemek Tariflerim
- Kitap Tavsiyeleri
- Allah dostlari
- Tebessum Ettirenler
- Ezgi ve İlahiler
- Mimlerim ve Ödüllerim
- Hayatın içinden
- Hayatın içinden...
- Tane tane İstanbul

