Ayetler’de İnsan Tipleri  

Posted by Tespih Taneleri... in

 
 

İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her halinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir. YUNUS 12

Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. MEARİC 19-20

1- AKİDESİ ZAYIF TİPLER: İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse gerisin geri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir. HACC 11

2-HAKTAN KAÇAN TİPLER:
Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile onlar bu hususta, sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlermiş gibi seninle mücadele ediyolar ENFAL 6

3-MENFAATÇİ TİPLER: Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler. NUR 48-49

4- HAKTAN YÜZ ÇEVİRİP KAÇAN TİPLER:Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar? Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler. MÜDDESİR 49-51

5- SAHTE DAHİ TİPLER: Yapmadıklarıyla övünmek isterler. AL-İ İMRAN 188

6-GÖRÜNÜŞÜYLE ALDATAN TİPLER: Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! MÜNAFİKUN 4

7-HER KALIBA GİREN TİPLER: Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, “Size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.NİSA 141

8-KÜFÜRDEN MUANNİD TİPLER: (Ey Muhammed!) Eğer sana kağıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkar edenler, “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi. EN’AM 7

9-GABİ OLAN TİPLER: Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir. Muhammed 16

10-KORKMAZ UTANMAZ TİPLER: Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hallerini) bir görsen! Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. EN’AM 27-28

11-ZAYIF KARAKTERLİ MÜNAFIK TİPLER:Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir. TEVBE 127

12-HİLE ve GAFLET KENDİNDE İCTİMA EDEN TİPLER: İnsanlardan, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. BAKARA 7-8

13-KURU İNATÇI TİPLER:Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)? BAKARA 170

14-CAHİLANE MÜCADELE EDEN TİPLER: Bu tipler hem hakla hem batılla, bildikleriyle mücadele ederler. İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz. ALİ İMRAN 66

İnsanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilmi, ne bir yol göstericisi, ne de aydınlatıcı bir kitabı olduğu halde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız. HACC 8-9

15-İRADESİ VE HİMMETİ ZAYIF TİPLER: Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. TEVBE 42

16-KORKUSUZ OLAN İMANLI TİPLER :Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ 173

17-GİZLİ FAKİR TİPLER : Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir. BAKARA SÛRESİ 273

18- VAKAR ve TEVAZU SAHİBİ KİMSELER : Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. FURKÂN SÛRESİ 63

19- ÇOŞKUN İMAN SAHİBİ TİPLER : Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.
ENFÂL SÛRESİ 2

20-HER ŞEYİN Allah(cc)’A DÖNECEĞİNE İNANAN TİPLER : Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. BAKARA SÛRESİ 156

Geride Kalanlar!  

Posted by Tespih Taneleri... in


Hani tren usul usul hareket edince...
Hani eller ayrilik huznuyle, kavusma heyecaniyla sallaninca...
Hani genzi yakan bir duman ortaligi kaplayinca...
Hani gideni gozunuz gormez olunca artik...
Ve o icinizde bir yerlerde sakli tuttugunuz derin nefes, ozgurlugune kavusunca...
Ve hani belki iki damla gozyasi, akmakla akmamak arasinda...
Ve hani siz sirtinizi donerken bos peronlara...
Geride kalan sizsiniz...
Bir padisah sofrasi bulursunuz onunuzde...
Zengin...
Icinde bin turlu huzun...
Icinde ozenle hazirlanmis ayrilik lezzetleri...
Umit ararsiniz, bastirmak icin acikan efkarinizi...
Yasanmis ve yasanmamisduygular oylesine doldurur ki icinizi, hic bir yere sigamazsiniz...
Kainatin butun trenleri gecer, gozunuzden ve gonlunuzden...
Hepsinin katili olursunuz bir an da...
Derinlerde bir yerlerde...
Ama hep duyacaginiz mesafede...
Yanik turkuler soyler birileri...

Sonra oturup bir cay bahcesine...
''Neden gittiler, neden ben kaldim?'' muhasebesi baslar...
Gelir ve gider herkes...
Bazen gidenler uzulur, bazen de geride kalanlar...
Gece ve gunduz gibi...
Yaz ve kis gibi...
Bir gulup, bir aglamak gibi...
Hic bir tren, son tren degildir halbuki...
Bir gun ''Bir geride kalan...'' olarak, huzunkar hissedersiniz kendiniz...
Bir baska gun herseyi geride birakacaginizi dusunun...
Kendinizi bile birakacaginizi dusunun...

Murat Basaran

Merhaba arkadaslar, bugun biraz huzunlu ve yorgun bir gune uyandim, Rabbim hayirlara cikarsin insallah... Su an beni ve duygularimi en guzel sekilde anlatan bu yaziyi yazmak istedim. O geride kalanlar gibi hissediyorum kendimi cunku...Yolculuk bitti ve artik el salliyor gibiyim, usul usul uzaklasan trenin ardindan...Zaman daha farkli ilerliyor...Bir ileri bir geri...Olur ya hayat iste! Her zaman ayni ruh halini koruyamayabiliyor insan...Hersey gibi bu da gecici, yeter ki Allah ayirmasin kendinden bizi...Sevgiler

Samimiyette Derinleşmeli...  

Posted by Tespih Taneleri... in



Hissedilen sevgi ve bağlılığın sonucudur ki, samimi inananların hayat amacı Allah'ı hoşnut etmek ve bu amaçla ciddi bir çaba göstermektir.

Hayatını bu amaç üzerine inşa eden bir insan, bu yolda asla yorulmaz, bıkkınlık duymaz. Allah'ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanabilme umudu, büyük güç verir ve şevk kazandırır. Hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda var gücüyle çaba göstermek, ancak Allah'a karşı duyulan samimi sevgiyle mümkündür.

Kur'an ahlâkı kişinin ancak samimi ve içten olması şartıyla gereği gibi yaşanabilir. İnsanın din ahlâkını yaşaması ve sonucunda da -Allah'ın izniyle- gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Rabbine, kendisine ve diğer insanlara karşı samimi olmasıyla mümkündür. Çünkü gerçek anlamda iman, samimiyet zemini üzerinde gerçekleşir.

Şeytani düşüncelerle vicdanını kirletmeyen ve onun uyarılarına kulak veren, Allah'ın sınırları içinde yaşayarak nefsinin olumsuz telkinlerine aldanmayan insan, samimiyeti yaşıyor demektir.

Ancak insan bazen inancını, ahlâk özelliklerini ve samimiyetini yeterli görüp, bu konuda çaba göstermeyi terk edebilir. Bu durumdaki kişi kendisinden hoşnuttur ve Allah'ın da kendisinden hoşnut olduğunu düşünüyor demektir. Kişi samimiyeti en üst düzeyde yaşıyor da olsa, güzel ahlâk göstermekte sınır konmamalı. Çünkü her zaman daha iyisi, daha güzeli, daha mükemmeli vardır.

Hayırda yarışarak öne geçen kullardan olmayı hedefleyen insan kendisini asla yeterli görmez. Rabbimiz, "Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. "(Alak Suresi, 6-7) ayetiyle kendini yeterli görmenin azgınlığa götüreceği tehlikesine karşı müminleri uyarır.

İnsan, içinde taşıdığı Allah'ın hoşnutluğunu ve sonsuz ahiretini kaybetme korkusu nedeniyle vicdanını ve aklını da kullanarak samimiyetinde derinliğini artırabilir. Samimiyetin belli bir çapı, belli bir sınırı yoktur.

İnsanın Rabbine karşı samimi olması ve bunu artırma çabası şeytanın asla hoşlanmayacağı bir konudur. Allah samimi kullarını sevdiği için, şeytan, kişinin samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Bu sebeple, insanın hem şeytanla hem de onun etkisindeki nefsiyle mücadele içinde olması ve samimiyette derinleşmek için çaba harcaması gerekir.

Kendini yeterli görmek, insanın her konuda kendini geliştirmesine bir sınır koyması demektir. Bu sınırın ve her konuda derinleşme önündeki engellerin kaldırılması, insanın daha mükemmel ahlâk özelliklerine ulaşmasına yol açar. Allah, kullarına cennette vereceklerine bir sınır koymamaktadır; o halde samimi kulu da O'nun hoşnutluğunu amaçlarken hiçbir konuda kendisine sınır koymamalıdır.

"İnsan, rüzgârda hareket eden gül gibi olmalı ki etrafına güzel kokular yayabilsin"
(Aristoteles)

Fuat Türker

Yerini Yadırgamak...  

Posted by Tespih Taneleri... in


Sözlük, 'kışçı' kelimesine şu karşılığı veriyor: Ufak bir suç işleyip kışı mahpushanede geçiren kimse.

Eskiden, özellikle kışı sert geçen bölgelerde, bu 'uygulama' çok yaygınmış.

Buradan yola çıkarak, 'kışı geçirecek yer lazım bana / dünya olsun bu, olur mu?' diye yazmıştım. Malum: Bir suç işledik ve dünyaya gönderildik.

Dünyada misafiriz. Kalıcı olan tek şey ölümdür. Evsahibi gibi davranırsak, gider Mali'yi bombalarız, masum ülkeleri işgal ederiz, mazlumların ahını alırız, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız.

Gelip geçici olduğumuz bir yere alışmak, yabancılık çekmemek, bana her zaman garip gelmiştir. İsmet Özel'in 'dünyaya alışan şiir yazamaz' demesi bundan.

Yetmiş iki yaşındaki bir amcaya 'Allah uzun ömür versin' demiştim de, şu cevabı almıştım: 'Evladım, uzun ömür iyi değildir.'

Dünya işleri yorar, yaralar. Trafikte, sadece sizin dikkatli olmanız yetmez, karşı tarafın da dikkatli olması gerekir. Böyle bir şey.

Ebu Hanife, 'mecbur kalmadıkça alış-veriş işleriyle uğraşmayın' demiştir. Hazreti Ali, 'dünyaya ait bir şeye ulaşamadığınızda veya onu kaybettiğinizde, sakın üzülmeyin' diye uyarmıştır. Önemli olan, kendimizi kaybetmemektir. Ne var ki, kız çocukları hariç, hiçbir şeye 'yeter' demiyoruz. Ömrümüz, başka ömürlere imrenmekle geçiyor.

Misafiri olduğumuz bir mekânın yerlisi olmak, tam manasıyla yerini bulmak, ne derece mümkündür?

Kabul ediyorum; edebiyattan siyasete kadar, bütün bu işler, biraz da yerini bulma meselesidir. Yerinizi bulamadığınız vakit, söyledikleriniz doğru bile olsa, yersiz oluyor.

Öte yandan, bir yerde uzun seneler bulunmanız yahut çalışmanız, oraya ait olduğunuz anlamına da gelmiyor. Bir gün, varsa eğer, ceketinizi de alıp gidiyorsunuz. İşte teselli: 'İnsanın yerini bulması zordur. Fakat hak ve hakkaniyet, her daim yerini bulur.'

Bazı kimseler, çok bildikleri için, 'insanlar gider, kurumlar kalır' diyor. Biz de diyoruz ki, hangi kurumlar kalmış? Hatta devletler?

Tabiata biraz merakı olanlar, çiçeklerin yerlerini ve topraklarını sevmeleri lazım geldiğini bilirler. Küpe, sardunya vb. Yerini beğenmeyen/yadırgayan çiçek, önce 'yaprak neşesi'ni kaybeder, sonra da solup gider. En pahalı yöntemleri uygulasanız da fayda etmez.

İnsanlar da böyledir. Bu benzerliği en iyi anlatan örneği Borges'in bir öyküsünde okumuştum. Aklımda kaldığı kadarıyla, kısaca anlatayım: Olay, Endülüs'te geçiyor. Endülüslü bir Müslüman, beraberlerinde İspanya'ya getirip diktikleri palmiye ağaçlarından birine yaslanıp şu şiiri okuyor: 'Sen de ey palmiye sen de / Yabancısın bu toprağa.'

Şimdi diyorum ki, bir çiçek kadar olamayan insanlar var. İlk kez girdikleri bir yere hemen alışan, hiç yabancılık çekmeyen, yerini yadırgamayan insanlar. 'Kardeşim oluyor yerini yadırgayan' dizesini yazmış biri olarak söylemem gerekirse, böyle kimselerden pek hazzetmiyorum.

En iyisi, hiçbir yerin yerlisi olmamak, hep yabancı kalmak...

Ne yaparsak yapalım, dünyaya kanmamız mümkün değildir. Deniz suyu içmek gibi.

Turgut Uyar, 'bir ölünün ilk akşamı' üzerinden dünyayı hatırlatır. Biz de öyle yapalım.

Madem burada kalıcı değiliz, kış bitince ayrılacağız; dünyanın 'gözümüze kaçmasına', gönlümüzde yer etmesine razı olmayalım.

Asıl mesele, yolculuğumuzun sonunda, başkalarının değil de, kendi gözümüzün içine rahatlıkla bakabilmektir. Bunu, Atilla Özkırımlı'dan öğrendim.

İbrahim Tenekeci

“Edep Yahu!” Yine Edep illa Edep!  

Posted by Tespih Taneleri... in , ,




Osmanlı tekkelerinin, dergâhlarının, hatta evlerinin olmazsa olmazlarından biri, “Ebep yahu!” yazılı levhalardı.


Duvarları bu ve benzeri levhalar süslerdi:
“Terk et yahu!”, “affet yahu!”, “Sabret yahu!”

Osmanlılar, her şeyden önce, “edepli” olmayı önemserlerdi. Yürürken, konuşurken, otururken, kapalı bir mekâna girerken, mekândan çıkarken, selam verirken, hal hatır sorarken, “edeb”i elden bırakmazlardı.

Ayakları yere vurmak, selâmsız mekâna girmek, büyüklerin yanında sere serpe oturmak, bağırarak konuşmak, büyüklerin sözünü kesmek “edepsizlik” sayılırdı.
“Edep yahu!” serzenişi, ağır suçlamalardan biri sayılırdı… Edepsizlik anlamına gelen davranışlara sapanlar böyle uyarılırdı.

Bu yüzden “Edep yahu” levhasını duvara asarlar, çocuklarına önce “edeb”i öğretirler, “Edepsizlikten, edepsizlerden, hayâsızlıktan, hayâsızlardan Ümmet-i Muhammed’i koru Allah’ım” diye dua ederlerdi.
Bu yüzden eski Osmanlı resimlerinde, tablolarında, minyatürlerinde edep dışı bir duruş, bir oturuş göremezsiniz.

Şimdiki durumlar farklı: Şimdiki gençler karşılarında kim olursa olsun, saygı göstermiyorlar…

Yaşlı-başlı insanların yanında bacaklarını uzatıp oturuyorlar…
Konferansta bile çiklet çiğniyorlar: Hem de öyle sessizce değil, şaklata şaklata!
Bilge biri kürsüde konuşurken, telefonla oynuyorlar.
Ve karşılarında kim olursa olsun, bacak bacak üstüne atıyorlar.
Belki yaşım gereğidir, ama gencecik bir kızın annesi, babası, dedesi, ninesi karşısında bacak bacak üstüne oturması, bana hiç “sempatik” gelmiyor.
Hatta “antipatik” geliyor.

“Nasıl rahat ediyorsa öyle otursun” diyemiyorum. Kalabalık içinde bizi rahatlatan her şeyi yapamayız: “Edep” var, “hürmet” var, “hayâ” var, “ayıp” var, “günah” var, “tuhaf” var…

Ayrıca gençlerin yaşlılar karşısında bacak bacak üstüne atıp oturmaları çok saygısızca ve umursamaz gözüküyor.

Geleneklerimizde de yok: Ecdadımız minderlerin üstüne bağdaş kurarak otururdu. Hangi şart altında olursa olsun, bacaklarını asla uzatmazlardı…

Bacakları uzatmak ya da bacak bacak üstüne atmak, bize Batı’dan geçti.
Ortam müsait olursa, bacak bacak üstüne atmayı ben de severim. Çünkü bacaklarım dinlenir.

Ama büyüklerim karşısında asla bacak bacak üstüne atmam…
Topluluk ya da kamera karşısında da öyle..

Benimki sanırım babadan kalma bir alışkanlık:
Ben babamı kendisinden yaşlıların olduğu mekânda, hatta benim karşımda bile bacak bacak üstüne attığını hiç görmedim. Beni de büyüklerim görmemiştir.

“Bu o kadar önemli mi?” diye soracak olursanız, önemli, çünkü ucunda “edep” var. Edep, ruhun İslâmla bütünleşerek yücelmesidir…
“Kimse görmese bile Allah görüyor” anlayışının hayata hâkim kılınmasıdır, aynı zamanda…

Bu yüzden çok önemlidir.

Son zamanlarda yaygınlaşan bir problem daha var:
Telefonla oynamak. Bunu sadece gençler değil, herkes yapıyor. “Twitter modası” herkesi fena halde sardı. Yaşlısının, gencinin elinden telefon düşmüyor. Ne yediklerine kadar yazıyorlar. Hepsini bir araya getirseniz, incir çekirdeğini doldurmaz. Bari yalnız kaldığınızda yazın. Hayır, ille de dakikası dakikasına yazacaklar. Sanki tarihe not düşüyorlar.

Bazı hallerde, “Edep yahu!” diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum.


Yavuz Bahadıroğlu

Evimizin Eşiği  

Posted by Tespih Taneleri... in ,




İbrahim(as) uzun süredir görmediği oğlu İsmail(as)’i ve henüz tanımadığı gelinini görmek için ziyaretlerine gitti. Evlerine varıp kapıyı çaldığında gelini, İsmail(as)’ın eşi açtı kapıyı. Oğlu İsmail(as)’ı sordu. İsmail(as)’ın evde olmadığını, yiyecek bir şeyler bulmak için ava gittiğini söyledi gelini.

İbrahim(as) gelinine sordu: ”Nasılsınız, geçiminiz nasıl?”

-“Darlık içerisindeyiz, gayet kötü bir haldeyiz.”

İbrahim(as): ”Kocanız gelince selam söyleyin, evinin eşiğini değiştirsin” dedi ve beklemeyip gitti.

İsmail(as) eve döndüğünde babasının kokusunu almıştı. Hanımına “Bugün evimize gelen oldu mu?” diye sordu.

Eşi de yaşlı birinin geldiğini söyleyip aralarında geçen konuşmayı anlattı.İsmail(as) hanımına “kendisine bir şey tembih edip etmediğini” sorduğunda eşi,yaşlı adamın kendisine selam söylediğini ve “kapısının eşiğini değiştirmesini tembihlediğini” söyledi.

İsmail(as) şifreleri çözdü.Hanımına dedi ki: ”O gelen yaşlı adam babam İbrahim’di. Tembihi de senden ayrılmamdır. “ diyerek bu ilk eşinden ayrıldı.

İsmail(as) daha sonra tekrar evlendi. Kendisinin evde olmadığı bir gün yine İbrahim(as) evlerini ziyarete geldi. Kapıyı çaldığında yeni gelinine açtı. İsmail(as)’ın evde olmadığını, rızık peşinde koşuşturduğunu söyledi.

İbrahim(as) kendisini tanımayan bu gelinine de sordu: “Nasılsınız, geçiminiz nasıl?”

-“Biz hayır, saadet ve bolluk içerisindeyiz, Allah(cc)’a hamd ederiz.”

İbrahim(as) bu cevap üzerine çok memnun oldu,onlara dua etti, oğlu İsmail(as)’ı beklemeden gitti. Giderken gelinine dedi ki: ” Eşiniz geldiğinde ona selam söyleyin, kapının eşiğini güzel tutsun.”

İsmail(as) eve döndüğünde yine babasının kokusunu almıştı.Eşine “bugün evimize gelen oldu mu?” diye sordu. Güzel yüzlü bir ihtiyar geldiğini, kendisine selam söylediğini, “kapının eşiğini güzel tutmasını tembihlediğini” anlattı.

İsmail(as) dedi ki: “O gelen babamdı, sende evimin eşiğisin. Babam seni hoş tutmamı emretmiştir.”

İsmail(as) hayatını, huzur, saadet ve bereket içerisinde bu eşi ile tamamladı.



(Kur'an-ı Kerim'e göre Peygamberler ve tevhit mücadelesi/Prof. İsmail L.ÇAKAN-N.Mehmed SOLMAZ,107-109)Evlerimizin Eşiği..
Annelerimiz, halalarımız, teyzelerimiz, bacılarımız, yengelerimiz, eşlerimiz, kızlarımız...Bütün hanımlar onlar...

Her biri halihazırda ya “bir evin eşiği” durumundalar veya er ya da geç, bugün ya da yarın “bir evin eşiği” olacaklar.

O evin huzur ve güveni... mutluluk ve saadeti... şefkat ve merhameti... muhabbet ve neşesi...

Ete kemiğe bürünmüş hamd ve şükrü... bolluk ve bereketi... hikmet ve nezaketi... ilim ve irfanı...

O evin gündüzünün güneş’i, gecesinin ay’ı... sabahının rahmeti, akşamının hayrı... sevincinin vesilesi, hüznünün metaneti...

O evi; karşı karşıya kalınabilecek bütün zorluk ve güçlükleri göğüsleyip bertaraf edecek ve bütün aile fertlerini sarıp kucaklayacak sıcacık bir yuvaya, yaşamın bütün sıkıntı ve streslerinden uzak huzurlu bir mekana ve herkes için numüne-i imtisal bir aileye çevirecek olan güç ve kudreti...

Onlar kim bilir kaç uykusuz gün ve gece, dillendirilemeyen yerli yersiz nice kuşku ve endişe, gözü yollarda nice birikmiş özlem ve hasret, kimselerle paylaşılamayan sayısız hüzün ve derttir.

Onulmaz yaralara şifa dağıtan el, tarumar olmuş gönülleri imar eden dil, nazar eylediği simalara tebessüm bahşeden göz, kördüğüm olmuş meseleleri/ilişkileri çözen sözdür onlar.

Onlar, zor bir imtihanın hem sorusu hem cevabı, hem faili hem mefulü, hem zarfı hem mazrufu, hem malumu hem meçhulü, hem galibi hem mağlubudurlar.

Kur’an’ın ifadesi ile “göz aydınlığımız”, alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz(sav)’in ifadesi ile kendisine dünyamızdan sevdirilen üç şeyden biridirler.

Allah(cc)’ın cenneti ayaklarının altına serdiği en değerli varlıklardır onlar.

Onlar Havva’dır, Hacer’dir, Züleyha’dır, Meryem’dir, Asiye’dir, Amine’dir, Halime’dir, Hatice’dir, Aişe’dir, Fatıma’dır...

Ne mutlu muhabbet, nezaket, hamt, şükür ve tevekkül deryalarına...

Selam olsun "evinin eşiğine" sahip çıkıp onu güzelce koruyanlara...

Mustafa Yelek

Son Nefesimizde Yanınımızda Kim Olmalı?  

Posted by Tespih Taneleri... in



Halk arasında kalıplaşmış ve toplantılarda cemiyetlerde çok sık sorulan sorular vardır.”Tek başınıza bir ada’ya gidecek olsanız yanınıza alacağınız üç nesne neler olur?
Uzun bir yolculuğa çıksanız yoldaş olarak yanınızda olmasını istediğiniz 3 kişi söyleyin…” gibi.
Bu soruların en büyüğü en ciddisi bence;“O, en büyük, o en son, o dönüşü olmayan “veda”da yanınızda kim olsun istersiniz? Sorusudur.

Bu büyük anda yanınızda, uğruna ömrünüzü harcadığınız yiğit oğullarınız mı, kalbinizin nazlı gelinleri biricik kızlarınız mı, varlık sebebiniz anneniz veya babanız mı olsun?
Belki de aslan oğlunuzun eşi, vefalı gelininizin, veya oğullarınızdan biri olacak kadar size yakın olmuş sevdiğiniz damadınızın yanınızda olmasını istersiniz.

Kim bilir belki de o son veda da yanınızda her şeyi göze alarak kazandığınız paralar, altınlar, elde ettiğiniz makam, yaptırdığınız ve görenleri hayran bırakan eşsiz, emsalsiz güzel eviniz, binmeye bile kıyamadığınız, gözünüzden bile sakındığınız “ful özellikli” arabanız olsun istersiniz! 
Belki de siz, “Öyle şey olur mu! Benim can dostlarım var, eşim ahbabım, arkadaşım, yarenlerim var. Onlar yanımda olsun!” Diyenlerdensiniz.

Belki de siz, bütün bu alternatiflere itiraz edip ;” böyle saçma şey olur mu kardeşim!
Ben, elbette o son anda yanımda Kuran okuyan hafızlar, mevlit okuyan hocalar, zikir çeken dervişler isterim!” Diyenlerden de olabilirsiniz.
Biraz “radikal” takılıyorsanız ,” ben o anda yapa yalnız kalmak isterim, yanımda Kurandan ve tağuta boyun eğmemiş bir kaç arkadaştan başka kimse istemem” diyen gruptansınız.

Pekiyi bütün bu sorulardan sonra esas soruya gelelim:
Bu dinin baş temsilcisi, baş tebliğcisi, peygamberi, en büyük ve ilk tefsircisi, en büyük ve ile fıkıhçısı, ilk devlet başkanı, İslam Ordularının ilk ve en büyük başkomutanı, vahyin yeryüzündeki son muhatabı başımızın tacı, gönüllerin miracı Muhammed (sav) acaba son anında yanında kim olsun istemiş?
En yakın arkadaşı mağara yoldaşı, hicret ve sohbet haldaşı, kayın pederi Ebubekir Sıddik efendimiz mi? Adaletin timsali, İslami öfkenin sembolü Ömer efendimiz mi?
Kılıcını Allah’a adayan “Seyfullah” lakaplı aslanlar mı? Haya timsali, peygamberin damadı Osman zinnureyn efendimiz mi?
 “Allahın aslanı” “ilmin kapısı” amca oğlu, ilk çocuk Müslüman, Haydarı kerrar Ali efendimiz mi…? Hayır hayır bunların hiçbiri değil.
O, bu büyük anda, “refiki alaya (büyük dosta) diye son sözünü söyleyeceği (söylediği) zamanda eşi Aişenin evinde idi.  Yanında da Sevgili eşi, Hz Ebübekir efendimizin kızı, müminlerin annesi Hz Aişe (r.anha) annemiz var idi. 
O yüce peygamber, Allaha yükseleceği son anda, başı Aişe (r.anha) annemizin dizinde imiş. Yeryüzünün en büyük insanı Allahın son elçisi Peygamberimiz (sav) Hz aişe yanında olduğu halde sonsuzluğa adımını atmış.

Türkiye gibi Müslüman bir ülkede hanımların eşleri tarafından sıkça, dövüldüğü, öldürüldüğü bir dönemde Peygamberimize ait bu bilgi çok ilginç ve çok manidar değil mi!!?



Lütfi AYHAN

Gönül Abdesti  

Posted by Tespih Taneleri... in



Görünürdeki cünüplük, seni Allah'ın evine girmekten ve O'nun Kitabını okumaktan alıkoyar. Gizli cünüplük denen gafillik ise, senin Allah'ın mânevi huzuruna girmene ve kelâmını anlamana engel olur.

Dünya sûretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? huzura girmeden önce tevbe sularında yıkan.

Hayvanını nasıl başkasının tarlasına girmekten alıkoyuyorsan, nefsini de nefsânî istek ve arzulara yöneldiği zaman Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak durdur. Bakışlarını kıs; güzel gördüğü haramlara kaymasın. Kalbinin, daima şen ve bakımlı olmasını istersen, ihtiras ve tutkulardan, nefsânî özlem ve arzulardan onu koru.

Sahip olduğun hikmete veya günaha karşılık, boynunda nur gibi aydınlık veya gece gibi karanlık bir gerdanlık taşırsın. Sen boynundaki gerdanı göremiyorsan dahi, onu başkaları görmektedir. Görmüyor musun, güneşi körler dışında herkes görüyor.

‘Aynam paslı’ diyeceğine, ‘Gözüm hasta’ de!…

Suyu temizlemek istediğinde temiz olmayan sebeplerin ona ulaşmasını önlersin. Beden organları da kalbe akan su kanalları gibidir.

Kalbine, bu organların yoluyla gıybet, söz taşıma, kötü söz, harama bakma gibi öldürücü kötülüklerin girmesine engel ol. Kalpten dışarı çıkan şeyler, kalbi hakikatlere karşı perdelemez; onu ancak orada bulunan şeyler örter.

Kalbin nurlu hâle gelmesi, aydınlanması; helal yemek, Allah’ı zikretmek, Kur’ân okumak, mubah, mekruh ve haram olan bakışlardan onu korumakla gerçekleşir.
Bu nedenle bakışlarını ancak ilim ve hîkmetini artırmak için serbest bırak. ‘Aynam paslı’ diyeceğine, ‘gözüm hasta’ de.


İbn Atâullah el-İskenderî (K.s)

Allah Dilerse...  

Posted by Tespih Taneleri... in ,

 
" Gam görünce istiğfar et.
Çünkü gam Yaratıcı'nın emri ile tesir eder.
Allah dilerse bizzat gam ve sıkıntı sana neşe bile olabilir. "





Mevlana Hz.


Mü’minin Yeri  

Posted by Tespih Taneleri... in ,



SAHABİLERİN EN çok hadis rivayet edenleri arasında yer alan Abdullah b. Ömer’in Saadet Asrından unutamadığı tablolardan biri;
Günlerden bir gün Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın minbere çıkıp yüksek sesle mü’minin değerini mü’minlere incitenlere bildirmesiydi.

Müslüman gözüküp kâfirce iş çeviren, önden yüze gülüp arkadan konuşan münafıkların mü’minleri iğneleyici hal ve hareketlerine muttali olan Efendimiz, minbere çıkıp şunları söylemişti:

“Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olanlar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa da, onu, evinin içinde bile olsa rezil rüsvay eder.”

İbn Ömer, Hz. Peygamberin bu sözlerini unutmadığı gibi, onun mü’minlere verdiği değeri apaçık gösteren davranışlarını da hiç unutmamıştı. O yüzden, sonraki nesiller, bu nebevî dersin ışığında onun Kâbe’ye bakıp şu sözleri söylediğini göreceklerdi:

“Ey Kâbe! Şânın ne kadar büyük, hürmetin ne kadar da yüce! Fakat mü’minin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!” dedi.

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz