Hayırlı Bir Eş Allah'ın Kuluna Bir İkramıdır...  

Posted by Tespih Taneleri... in ,




 
Kimse ayrılmak için evlenmez elbette. Mutlu bir yuva kurmak, eşiyle "bir yastıkta kocamak", çoluk çocuğa karışmak hayalleriyle başlar evlilikler.


Evliliğin temel nedenlerinden birisi olan sevgi saygıya dönüşmediğinden zamanla eşler birbirlerinden fersah fersah uzaklaştıklarının farkına bile varmazlar. Oysa eşleri Allahu Teala birbirlerine emanet etmiştir.
 
Eşlerin aralarındaki ilişkisini muhabbet ve rahmete vesile eylemiştir. Rûm suresi 21. ayette "Ve O'nun ayetlerinden olarak sizin için zevceler yaratmıştır ki, onunla sukûn bulasınız.
Ve sizin aranızda sevgi ve rahmet kıldı...".
 
Ayette anlaşıldığı gibi eşler birbirlerine huzur verici olmalıdırlar, aralarında sevgi ve merhamet bulunmalıdır. Sevgi ve merhamet ile birbirlerine muamele eden ve saygıda kusur etmeyen eşler hayalini kurdukları "bir yastıkta kocama"yı başarırlar.
 
Aksi durumda ise sadece duygular değişip, sinirler gerilmekle kalmamakta evlilik de yavaş yavaş anlamını yitirmeye başlamaktadır. Halbuki eşlerden bir tanesi derin bir nefes alıp 'ben ne yapıyorum eşim bana bir nimet olarak verildi. Oysa ben onun kalbini kırıyorum' diye düşünüp sadece ilgi ve sevgisini biraz arttırsa çok şeyler düzelecek, belki de yıkılmakta olan bir yuvayı tekrar ayağa kaldıracaktır.
 
Fakat her nedense anlamsız bir çekişme, nefislerin ağır basmasıyla eşten üstün görünme ve onu bastırma vs. dürtüleri bazen fındık kabuğunu bile doldurmayacak meseleleri büyütmekte tabir yerinde ise pireyi deve yapmaktadır.


Çalışan eşin "iş arkadaşları"na gösterdiği ilgi ve inceliği eşine göstermemesi önemli bir sorundur. Neden iş arkadaşı ya da çevresi eşinden daha önemli olsun ki? İlginin azalması iki taraf için de oldukça üzücü ve sıkıntı verici bir durumdur.
Bazen de aile büyüklerinin müdahalesi eşleri yorar evliliği içinden çıkılmaz kaosa sürükler.


Özellikle erkekler ilgisizliği hep bahane ederek gözünün dışarıda olmasına kılıf olarak sunarlar. Oysa ilgisizlik karşılıklı olur genelde ve bir başladı mıydı da sonu ayrılığa kadar gidebilir.
 
Hayırlı bir eş olmaya çalışmak en azından karşımızdaki kişinin eşimiz olduğunu sürekli aklımızda tutmamız bile pek çok tartışmayı başlamadan bitirebilir.
Son zamanlarda sosyal medya denilen ve kişilerin kendilerini olduklarından farklı gösterdikleri ortamlar da eşler için gizli bir tehlikedir.
Kendini mutsuz hisseden eş karşısında kendisini anlayan ve sürekli hoş cümleler kuran birisine rahatlıkla kanmakta ve ne yazık ki pek çok yuva bu yüzden olmadık sıkıntılar yaşamaktadır.
 
Unutmayalım hayırlı bir eş Allah'ın kuluna bir ikramıdır, hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır.


Minik bir tebessüm


Tektaş pırlanta
Evlilik törenlerinde takılan yüzük aradan yıllar geçince aşındığından kadın kocasından yeni bir yüzük almasını istemiş,
 
- Ama bu sefer pırlanta olsun..! demiş şımarıkça.
 
Birlikte gittikleri kuyumcuda tezgahtar delikanlının önerdiği yüzükleri beğenmeyen kadın:
 
- Yaşlandım artık yavrum, demiş. Görebileceğim irilikte olsun taşları.
Dükkanın kenarında çaresizlikten büzülmüş vaziyette duran kocaya acıyan tezgahtar şöyle demiş;
 
- Karışmak bana düşmez ama önce bir gözlük alsanız ve konuyu biraz daha ucuza çözseniz daha mantıklı olmaz mı?!
 
Kıssadan hisse: Eşler birbirlerinin halinden anlamalıdırlar.
Diğerini sıkıntıya sokacak bir durum neticede ikisinin de aynı zorluğu yaşamasına sebep olacağından her zaman orta yol en akıllıca çözümdür.


Mustafa YILDIRIM

Gercekten Tevbe Etmek istiyor muyuz?  

Posted by Tespih Taneleri... in


GERÇEKTEN TEVBE ETMEK İSTİYORSANIZ

Tevbe, İslâmi ıstılahta hatadan, yanlış ve yasaktan, haramdan ve günahtan vazgeçme manasına kullanılır. " İstiğfar" ise; Allah'a tevbe dilekçesi arz etmek demektir. Bu sebeple çok kere bu iki mefhum/kavram "tevbe istiğfar" şeklinde olmak üzere birlikte kullanılır. Tevbenin sözde kalmayıp öze intikali için bazı safhalardan geçmesi icab eder.

Birinci safha; günahın ciddi manada tesbiti safhasıdır. Yani, insan yanlış ve hatasını anlamış, bunu da not almış ve tesbit etmiştir.

İkinci safha; hatadan rücû/vazgeçme arzu ve iradesinde yoğunlaşma ve samimi pişmanlık konusuna ağırlık verme safhasıdır.

Üçüncü safha ise; bir daha bu hata ve günaha dönmemek için, zihni planda yapılan hazırlık safhasıdır ki, buna iradeyi güçlendirme devresi de denilebilir.

Bundan sonra sıra; pişmanlık dilekçesini Allah Teâlâ Hazretleri'ne vermeye gelecektir. Bu konuda hiçbir vasıta olmaksızın "abd"/kul olmanın aczini itiraf ederek ve Allah'ın yardımına güvenerek samimiyetle yola çıkılırsa; bağışlanma ve azabın kalkması kesindir. (bkz.Zümer Sûresi, Âyet 53 ve Enfal Sûresi, Âyet 33)

Buna karşılık hatada ısrar ve günahı küçük görme, sıkıntıyı arttırır ve affı zorlaştırır. Hele; "bunda ne var, herkes yapıyor, şartlar mecbur ediyor, başka alternatif mi var?" ve benzeri ifadeler ise, geleceği büsbütün karartır.
Nelerden tevbe etmemiz gerektiğini şöyle bir sıralarsak, hem günah envanteri tesbiti yapmış, hem de gerçek tevbenin birinci safhasına adım atmış oluruz:

Mesela dedikten sonra, hatırımıza gelişe göre sıralayalım:

1- Konuları, ezbere ele almak yerine onlara "kitâbî" yaklaşım sergilersek, bir diğer ifade ile " kaynaklarımıza" başvursak,

2- Her şeyi bilirlik taslamak yerine; istişareyi ve tek adamın fikri yerine "Şûrâ"yı ikame etsek,


3- "Ne derler?" endişesi veya birilerine şirin görünmek kaygısıyla hareket etmek yerine, "Allah ne der?"den yola çıkıp, Kâinatın Sahibi"ne şirin görünmeyi tercih etsek,


4- Her hususta dünyalık hesap yapma alışkanlığını terkle, âyette emrolunduğu gibi ahiret hesabı peşinde koşsak, (bkz.Kasas Sûresi, Âyet 77)


5- Yanlış bir anlayış ve sakat bir metotla Hristiyan ve Yahudilere "diyalog" yerine, öncelikle Müslüman kardeşlerimizle "diyalog" kursak,


6- Ramazan-ı Şerif'i eğlence mevsimi haline getirme vebalinden, iftar ve sahur programlarını sulandırmaktan vazgeçsek,


7- Camii avlusunda bile müzik yayını yapacak kadar müzik kolik olmaktan, lokantada, markette, iftar ve sahurda "müzik de müzik" diye tutturmaktan uzaklaşsak,


8- Tesettür adı altında, esasla hiçbir ilgisi olmayan tuhaf hallere bürünmekten, sözde tesettürü ile herkesin huzurunda, yanındaki erkekler (isterse nikahlısı veya eşi olsun) lâubali davranışlar sergilemekten ve başka dünyaların insanlarını taklid kompleksinden kurtulabilsek,


9- Dosta da yabancıya da; inanmadığı halde kavuk sallamaktan, iki yüzlü davranıştan ve hatta yalakalıktan cayabilsek,


10- Tenkid, tazyik ve tehdidi gördüğünde, bize ait her şeyi inkar etme ve direnç gösterememe zavallılığından nefsimizi âzâd edebilsek,

11- Ağzımızdan çıkan hayırlı sözlerin ve ortaya koyduğumuz güzel amellerin, attığımız hayırlı adımların arkasında dimdik durabilsek,

12- Şu veya bu gerekçe ile batıl yolun yolcusu kabul ettiklerinin sırtını sıvazlamaktan ve hatta destek olma cinayetini işlemekten vazgeçebilsek,

13- Aslını bilmediğimiz, suçlanan şahsın kendisinden bizzat duymadığımız bilgi ve haberlerin yaygarasını yapmayı terk edebilsek,

14- Lükse, konfora, israf ve tatil düşkünlüğüne paydos diyebilsek.

15- Namazlarımızı geleneksel olmaktan çıkarıp, her saniyesinde Allah’ın huzurunda olduğumuzu ve okuduğumuz her cümleyi Allah’ın dinlediği şuuru ile kılabilsek mesele bitecek ve gerçek tevbe sahibi olacağız inşallah.

Tevbe etmemiz gereken hususlar elbette bunlarla sınırlı değildir. Ancak, arifane ifadeye gayret gösterdiğimiz bu tesbitler sonrası yapacağımız "nâsuh tevbesi"; inşaallah bizim salah ve felahımızın müjdecisi olacaktır. Rabbimiz gerçekten tevbe ve istiğfar edenlerden eylesin. Amin.

Çamur ve Gül Ağacı  

Posted by Tespih Taneleri... in




Kiminle beraber olacağımızı merak ediyorsak, dünyada kimi sevdiğimize, kiminle beraber olduğumuza bakmalıyız. Çünkü ahirette de onunla beraber oluruz. Silsile-i aliyye büyüklerinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin bir talebesine, birisi der ki:

- Görüştüğüm kimseler; "Hocanız bu edepli, terbiyeli çocukları nerden buluyor?" diye soruyorlar. Ben de merak ediyorum. Hepiniz çok terbiyeli ve edeplisiniz. Hocanız sizi nerden buluyor böyle? O talebe de gülümseyerek şöyle cevap vermiş:

- Bu, çeşmeden içilen suya ve alınan gıdaya bağlıdır. Bu çeşmeden içen edepli olur. İnsan, aldığı havaya, içtiği suya ve beslendiği gıdaya göre yetişir. Bu ihlâs çeşmesidir, yani her şeyimiz Allah içindir. Onun kullarına iyilik etmek içindir.
Dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmaları içindir. Derdimiz, bir kişinin daha yanmaktan kurtulmasıdır. Müslüman, tatlı dilli, güler yüzlü olur. Müslüman edepli olur. Bize bunları hep hocamız öğretti. Bizde gördüğünüz her iyilik hep hocamızdan geliyor, yoksa biz diğer insanlardan beter olurduk.

Şu örnek, belki maksadı daha iyi anlatır: Mübârek bir zat, abdest almak için bir çeşmeye gitmiş, tam abdest alırken, avucunun içine çamur düşmüş.

"Bu, temiz bir çeşme, burada çamur ne gezer?" demiş. Çamuru koklamış, mis gibi... Çamura; "Sen neden böyle kokuyorsun? Çamur her yerde çamurdur. Sende bir özellik var, niye kokuyorsun?" demiş.
Çamur da; "Ben vallahi, billahi çamurum. Yani çamurluğumda hiç şüphe yok. Ama ben öyle bir çamurum ki, benim bulunduğum yere gül ağacı diktiler. O gülün yaprakları üzerime düştü. Yağmur yağdı. O yapraklar benimle karıştı. Dolayısıyla ben şimdi, mis gibi gül kokarım, ama gül ağacından dolayı, çamurluktan dolayı değil. Ben
yine çamurum, ama gül kokulu çamurum." demiş.
Bir insanın; iyiliklerini hatırlayıp, günâhlarını unutması gururundandır.


Bilâl bin Sa'd "RahmetullahiAleyh"

Bayraminiz Mubarek Olsun...  

Posted by Tespih Taneleri... in

 
 
Bayraminiz Mubarek Olsun...

"Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır.
 
  Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, 
 
 birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın,
 
kin tutmayın, yüz çevirmeyin.
 
Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun... "

( Müslim, "Birr",30)

Bir Su Damlası...  

Posted by Tespih Taneleri... in







Arşın kubbelerine adı nurla yazılan, İsmi semâda Ahmed yerde Muhammed olan,

 Yedi katlı göklerde Hak cemalini bulan, Evvel ahir yolcusu Hz.Muhammed(sav)
Buyurdu ki:
“Yeminle ifade edebileceğim üç husus vardır:

1. Sadaka vermekle kulun malı eksilmez.

2. Allah, uğradığı haksızlığa sabreden kişinin şerefini arttırır.

3. Dilenme kapısını açan kimseye Allah, fakirlik kapısını açar.”

(Tirmizî, Zühd, 17/2325. Müslim, Birr, 69)



Samimiyete İhtiyacımız Var...  

Posted by Tespih Taneleri... in





İnsan samimi vicdan sahibi ise, her türlü kötülükten ve eksiklikten kurtulmayı içten arzu eder, Allah’ın merhametini ve rızasını kaybetmekten son derece korkar ve Rabbinin sınırlarına yaklaşmamaya çalışır. Yaptığı hatayı fark ettiğinde ise Allah’tan bağışlanma diler, tevbe ederek O’na yönelip döner.

Kötülüklerden arınmış olan mümin masumdur, saf ve temizdir. Ve müminin masumiyeti yüzünden okunur.

İçiyle dışı bir olan, kalbinde olanı sözlerine aynen yansıtan insan dürüst, açık ve net, kısacası samimi olması nedeniyle karşısındaki kişiye son derece güven telkin eder. Samimi insanın konuşması ve davranışları diğer insanları da olumlu etkiler.

Her şeyin başı samimiyettir çok candan olmaktır, çok güzel huylu olmaktır. İnsanın derinliği olması ve o insanın içindeki derinliği keşfetmek çok güzeldir, yüzeysellik insanları mahvetmektedir.

Günümüzde dünyada maddeci, suni, yapmacık bir yapı meydana gelmiştir ve insanlar kendi bedenlerini kendi elleriyle öldürmektedirler. Kendi sevgilerini de kendi elleriyle yok etmektedirler.

Sevgi ve samimiyet gittikten sonra geriye kokuşmuş bir ceset kalır ve artık o zaman insan için çile günleri, acı günleri ve sürünme başlar.

Gün boyu çalışır para kazanır, o parayla gider akşam yemeğini yer, biraz televizyon izler, tartışır ve uyur. Ertesi gün yine işe gider, yine çalışır, yine yemek yer, yine kavga eder.
Kısacası, samimiyetsiz kişinin çile dolu bir yaşamı vardır.

İnsan dünyada kendisini rahatlatabilecek olan en kolay şeyi düşünürse, en zevkli ve en kolay şey olarak samimiyeti bulacaktır.
En kolay, en zevkli, insanı en rahatlatan, Allah ile bağlantısını çok sağlam hale getiren gücün adı samimiyettir.
Ancak insanlar, genel olarak samimiyetle maddi yönden çok şey kaybederler, bu nedenle de mantıklarını kullanmayı tercih ederler.

Örneğin, kişi doğruyu fark eder ancak dünyevi tutkularını tatmin amacıyla mantığını kullanır. Mantık insana çok şey kazandıracak gibi görünürse de, mantığını kullanan kişiler genelde sürünürler. Sürekli acı içinde, sürekli aşağılanarak ve eziyet içinde yaşarlar. Kısacası mantığını kullananlar, hep bir yaşam mücadelesi ve boğuşma içindedirler.

Mantıklarını kullanan insanlar çok şey kazanacaklarını zannederler. Ancak Yüce Allah orada gizli bir tuzak kurmuştur. Samimiyet insana ateş gibi görünür, oysa insan onun içine girdiğinde, onun tertemiz su olduğunu anlar.

Mantık ise insana cennet gibi görünür, içine girdiğinde insan cehenneme girdiğini anlar. Yani, mantık Allah’ın sınamak için kurduğu bir tuzaktır. Samimiyet yaşandığında, insanı kayıplara uğratacak ve zorluklarla doluymuş gibi görünür. Gerçekten de görünüşte kaybeder insan, ancak kaybettikçe kazanır.

Örneğin, insan yardıma muhtaç bir fakir görür, bolca para verir. Allah kat kat fazlasını nasip eder ve sağlık- sıhhat olarak karşılığını alır. Ancak bir başka kişi mantığını kullanır, parasız kalma endişesiyle fakirlere yardım etmez. Ancak o cimrilikle elinde tuttuğu o parayı, hastalandığında hastane parası yapar, sağlığı için harcar.

Platon, “insanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?” sorusuna, “çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için para öderler. Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.” şeklinde cevap verir.

Kur’an ahlâkı kişinin ancak samimi ve içten olması şartıyla gereği gibi yaşanabilir. İnsanın din ahlâkını yaşaması ve sonucunda da –Allah’ın izniyle- gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Rabbine, kendisine ve diğer insanlara karşı samimi olmasıyla mümkündür. Çünkü gerçek anlamda iman, samimiyet zemini üzerinde gerçekleşir.

Dünya hayatında insana verilen sürenin kısalığı, kulluk ve ibadet görevlerini son derece açık bir şuurla yerine getirmesini gerektirir. 
Karşılığında ahiretteki sonsuz mutluluğun kendisini beklediğinin bilincinde olan insan, her an vicdanının sesini dinler ve Allah’ın Kur’an’daki emirlerine titizlikle uyar.
Çünkü samimi insan dünyada yaşadığı ‘göz açıp kapama süresi’ kadar kısa olan süre boyunca, her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığının farkındadır.
Her davranışı, aklından geçen her düşünce Allah'ın bilgisi dahilindedir ve hepsinden sorumludur. Ve tüm bu gerçeklere uygun hareket ettiğinde de, ‘kesin olarak zarara uğramayacak bir ticaret’i (Fatır Suresi, 29) yapmış olacaktır.

İnsanların birçoğu samimiyetin gücünden ve etkisinden habersiz yaşar. Samimiyet ile karşılarındaki kişileri etkilemeleri mümkünken, doğallıktan uzaklaşarak yapmacık tavırlara başvururlar.

İçlerinden gelmediği halde, hatta kişiliklerine ters dahi olsa, etkilemek istedikleri kişinin hoşlanacağını umdukları davranışlarda bulunurlar. Etkilemek istedikleri kişilerin farklı karakter yapılarına ve özelliklerine göre de farklı kişilikler sergilerler. Bu samimiyetten uzak yaklaşım, gerçek karakterlerini yansıtmadığı için, onları daha itici bir duruma düşürür. İkiyüzlü ve yapmacık davranışları, karşılarındaki kişide asla bekledikleri etkiyi uyandırmaz. Çünkü bu tavırlar, kişinin gerçek karakteri olmadığından doğal durmaz.

Allah’ın sınırlarının ve din ahlâkının dışında bir çizgide yaşayan insanlar için, Allah’ın değil insanların hoşnutluğunu kazanmak hedefi gerçekte şirktir. Ve şirk koşmak asla bağışlanmayacak, insanı telâfisi olmayan kayba götürecek bir suçtur.

İnsan, karşısındaki kişinin davranışlarının yapmacık olduğunu fark ettiğinde, tedirgin olur ve ona olan güvenini kaybeder; sahtelik iticidir. İman sahibi insanda bu çirkin ahlak özellikleri bulunmaz. Müminler, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözettiklerinden, Allah’ın beğendiği üstün ahlâkı yaşamaya çalışırlar. Bu güzel özellikleri sebebiyle, temiz ve güven veren bir görünüme sahiptirler.

Bir müminden samimiyetin zevkiyle, yapmacıklığın iticiliği arasında tercih yapması istense, Kur’an’da bir hüküm olmasa bile samimiyetin doğallığını tercih eder. Çünkü doğal insan gerçekten çok güzeldir.

"Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların, istesem bir anda temizlemesini de bilirim. Ama bunca sahteliğin, benim samimiyetime ihtiyacı var" der Mevlâna.

Evet bunca sahteliğin müminlerin samimiyetine ihtiyacı var.


Fuat Türker

Saygi Baskalarindan Beklenmez! KAZANILIR...  

Posted by Tespih Taneleri... in

 

Cenâb-ı Hakk (Celle Celelühü) Kur’an-ı Keriminde buyuruyor ki:

Dünyada herkesi, ahirette sadece mü’minleri rahmetine alan Allah’ın adıyla.
“Yüce Rabb’ın, yalnızca kendisine kulluk etmenizi ve ana-babalarınıza iyi davranmanızı emrediyor. Şayet onlardan biri veya her ikisi sana sığınır da senin yanında ihtiyarlık çağına erişirlerse, onlana karşı son derece saygılı davran, hizmet ve hürmette kusur etme.
Değil kötü bir söz söylemek, sakın onlara “öf” dahi deme, hele onları sakın azarlama (yüzlerine bağırma), tam tersine onlara tatlı sözler söyle. Onlara, en içten şefkat ve alçak gönüllülük duygularıyla kol kanat ger. Ve (Ey Rabb’im, onlar beni çocukluğumda nasıl beni büyütüp yetiştirdilerse, Sen de onlara öylece merhamet et) diye onlar için dua et.” (İsrâ: 17/23-24)

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz ise bu konu-da şöyle buyurdular:
 
“Allâh Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lutfeder.” (Tirmizî, Birr, 75)

Saygı beklenmez, kazanılır.
 
Başkalarına hürmette kusur etmeyen, hürmet görür. Zira “hizmet eden, hizmet görür” denilmiştir. (Riyâzü’s Sâlihin, 2. Cilt)

Bilinen bir gerçektir ki, bugün yaşlı olan dün genç idi. Yine bugün genç olan da Allah ömür verdiği takdirde yarın yaşlanacaktır.
Cemiyette saygı geleneğinin nesiller boyu yaşatılması, herkesin bir önceki nesle mensup insanlara, sırf büyük olmaları sebebiyle hürmetkâr davranmalarına bağlıdır.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz yaşlı insanlara hürmet edenlere, Hakk Teâlâ’nın yaşlılıklarında kendilerine hizmet edecek kimseler lütfetmek sûretiyle ikrâmda bulunacağını bildirmektedir.
Bunun anlamı, yaşlılara saygı gösteren gençlerin bu hareketinin karşılıksız kalmayacağıdır.
 
 Zîra saygı başkalarından beklenmez, kazanılır.

Her Müslüman’ın kendisinden yaşça büyük olanları dikkate alması, onlara gerekli saygıyı göstermesi ve yapabileceği hizmeti sunması gerekmektedir.
Böyle yapılırsa toplum kesimleri arasındaki sevgi saygı bağları pekiştirilmiş olur. Nesiller mutlu ve sıcak bir ilgi ortamında hayatlarını sürdürürler. Simdi saygidan cok uzak yetisiyor yeni nesil.. Allah Teala cumlemizin evlatlarini islam ahlaki uzere yetistirmekle bizleri nasiplendirsin insaallah.. amin


Hüseyin BULUT

Bir Rahmet Kapısı Daha Açılıyor...  

Posted by Tespih Taneleri... in



 Allahu Teala'nın üzerine yemin ettiği on geceyi içinde bulunduran Zilhicce ayına günler kaldı. Mağfiret kapılarının açıldığı zamanlar olarak değerlendirilen bu günleri fırsat bilip bir kez daha O'nun huzuruna çıkıp af dilemeye ne dersiniz?
Duyanlar duymayanlara soylesin ! Bir kisinin tutacagi bir oruca dahi olsa vesile olmak o sevaba ortak olmaktir biliyor sunuz..:) En altta bahsettigim namazi mutlaka kilmaya calisalim..

Bir heyecanla kapısını araladığımız mübarek Ramazan-ı Şerif ayını uğurlayalı çok olmadı. Bu kutlu ayın atmosferinden uzak kalmanın hüznüyle beraber, insan kendine her günü Ramazan ayındaki gibi geçirme sözü verebiliyor. Mesela bu mubarek gunleri yine toplu halde oruca niyetlenip, her seferinde biriniz evinde ortak hazirlanan ikramlarla iftarlar organize edip bereketlendirebilirsiniz...

Bunun için en iyi fırsatlardan biri de içinde hac ibadetinin eda edildiği, milyonlarca insanın Arafat'a koşup Rabb-i Rahîm'den af fermanını aldığı, şeytanların taşlandığı, kurbanların kesildiği, dört gününün değil neredeyse her gününün bayram olduğu Zilhicce ayı.

Kur'an-ı Kerim'de Fecr Sûresi'nin başında "Fecr'e ve on geceye yemin olsun ki..." diye bahsedilen, Peygamberimiz'in (sallalahu aleyhi ve sellem) "Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur..." dediği o günlere yaklaşıyoruz. Zilhicce ayı 15 Ekim Pazartesi'yi 16 Ekim Salı'ya bağlayan gece giriyor.

Kamerî ayların 12'ncisi olan Zilhicce ayının hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayı olduğunu biliyoruz. Bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi "leyâli-i aşere", yani on mübarek gece olarak biliniyor. Ramazan'daki bol sevaplı ve çok feyizli ibadetlerden uzak kalmamak adına Zilhicce âdeta bir "teselli armağanı". "Keşke Ramazan biraz uzun olsaydı?" ya da "Ah, Ramazan'ı hakkıyla ihya edebilseydim?" diye hayıflananlar için bu on gece muhteşem bir fırsat.

Özellikle Cenab-ı Hakk'ın ayrı bir önem verdiği Zilhicce ayının ilk on günü mukaddes beldelere gidenler kadar gidemeyenlerin de istifade edebileceği bir zaman dilimi olması bakımından önemli.
Bu on günü daha iyi değerlendirmek adına öncelikle her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namaz asla ihmal edilmemeli. Çünkü hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutmuyor. Namazları vaktin evvelinde ve cemaatle kılmaya çalışmalı, namazda ihsan şuurunu yakalama gayreti olmalı. Hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvabin, teheccüt gibi manevi hayata can katan namazları aksatmadan kılmalı, geceleri değerlendirerek Rabb'imize kurbiyet kazanmaya çalışılmalı.
Tevbe edip, mağfirete erme zamanı

Allah'ın ve Resulü'nün bu ayın üzerinde önemle durduğu ve ihya edilmesi gerektiği birçok kaynakta açıkça belirtiliyor. Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatü vesselam) bu günlerde Allah'ın mağfiret kapısının sonuna kadar açıldığına dair beyanını hatırlarsak:

"Allah Teala, Zilhicce'nin birinci günü Adem Peygamber'i affetmiştir. İşte bu günde oruç tutan kimsenin Allah (cc) ufak-tefek günahlarını affeder.

İkinci gününde Yunus Peygamber'in duasını kabul ederek kendisini balığın karnından dışarı çıkarmıştır. Bu günde oruç tutan kimse, bir yıl ibadet etmiş gibi sevap kazanır.

Üçüncü günü Allah, Zekeriya Peygamber'in duasını kabul etti. Bu günde bir dilekte bulunanların dileğini Allah muhakkak yerine getirir.

Dördüncü günü İsa Peygamber'in doğduğu gündür. Bu günde oruç tutanlardan Allah, umutsuzluk ve yoksulluk gibi kaygılarını kaldırır. O kimseler aynı zamanda kıyamet günü iyi kullarla beraber olacaktır.

Beşinci günü Musa Peygamber'in doğum günüdür. Bu günde oruç tutan kimse münafıklıktan ve kabir azabından kurtulur.

Altıncı günü Allah , sevgili peygamberi Hz. Muhammed (sas)'e hayır kapılarını açar. Bu günde oruç tutanlara Allah rahmet nazarıyla bakar ve onları ebediyen azaba uğratmaz.

Yedinci günü cehennem kapıları kapanır. Zilhicce'nin ilk 10 günü geçene kadar asla açılmaz. Bu günde oruç tutan kimseye Allah bilgisinin kavrayamayacağı derecede sayısız mükafatlar verir.

Sekizinci günü İbrahim Peygamber'in (as) kurban kesme hususundaki rüyasını, gördüğü ve düşünmeye koyduğu gündür. Bu günde oruç tutan kimseye Allah bilgisinin kavrayamayacağı derecede sayısız mükafatlar verir.

Dokuzuncu günü arife (Hz. İbrahim'in (as) oğlu İsmail'i kurban etmesi gerektiğini anladığı) günüdür. Bu günde oruç tutan kimsenin Allah geçmiş ve gelecek ufak-tefek bir yıllık günahını affeder. 'Bugün dininizi (İslamiyet) son olgunluk derecesine eriştirdim ve size karşı olan nimetimi tamamladım.' diyen Cenab-ı Hakk'ın kelamı bugün inmiştir.

Nihayet Zilhicce ayının onuncu günü de Kurban Bayramı günüdür. Bu günde kurban kesen kimsenin Allah (cc) kurbanın daha ilk kan damlası yere düşer düşmez, hem kendinin hem de çoluk çocuğunun ufak-tefek tüm günahlarını affeder. Yine bugün de bir mü'min karnını doyuran veya herhangi kimseye sadaka veren kimse kıyamet günü bütün ahiret sıkıntılarından kurtulmuş olarak diriltilir."

Namazlara daha çok özen gösterilmeli




Bir günlük oruca bin yıl sevabı

Efendimiz'in müjdelediği örneklerdeki gibi bu on günde mümkünse oruç tutulmalı. Nebiler Serveri

"Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesi'ne denktir."

müjdesi bugünlerde tutalacak orucun mahiyetini gösteriyor.

Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır, mizanda sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur.

Dokuz gün tutmayanlar ise hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirebilir. Çünkü on gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır. Hatta Zilhicce'nin ilk on günü Ramazan'a benzer bir şekilde ihya edilebilir.

Teşrik tekbirleri mutlaka getirilmeli


Zilhicce'nin dokuzuncu günü olan arefe günü bu ay içinde ekstra özen gerektiriyor.
Bu günde bin İhlâs Sûresi okumak çok faziletli olduğu gibi, oruç tutulması, Kur'an okunması, çok dua ve istigfar edilmesi de tavsiye ediliyor. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gün. Teşrik, "doğuya doğru gitmek, parlamak, eti güneşe sermek" anlamına geliyor. Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, 23 farz namazının arkasından birer defa

"Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi'l-hamd"

diyerek teşrik tekbiri getirilmeli. Birçok fakihe göre vacip olan teşrîk tekbirleri, bazılarına göre ise sünnet. Döndüren, Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre farz namazlarını kılmakla yükümlü olanlara bu tekbirlerin vacip olduğunu anlatıyor. Bu konuda tek başına kılanla, imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile şehirli, erkekle kadın eşit. Teşrîk tekbirleri cemaatle de, yalnız başına da eda edilir. Unutulduğunda hatırlayınca kaza edilebilir. Erkekler tekbiri açıktan, kadınlar ise gizlice getirir.

Tuğba Kaplan


 






Niyet Hizmettir..  

Posted by Tespih Taneleri... in




Belki bir gülümsemeyle başlar, hizmetin yolculuğu, kim bilir.
Kapısını çarpıp çıkmış gönlü kırık bir ruha rüzgar olur; nefes olur, yüzüne dokunur o tebessüm.

Bir adres sorana verilen saygılı bir cevaptır belki de, gönle işlenir gidilecek yer böylece.

Zannederiz ki, Allah’ın yolunda hizmetin çeşitleri bellidir ve zannederiz ki, hizmet yolunda kariyer gerekir. Unutur gideriz, fark etmeyiz, bir annenin diplomasız pişirdiği yemektir hizmet. Bir babanın evine ekmek götürme arzusudur kalbindeki. Evlâdın attığı adımdır okula giden, çözdüğü sorudur hizmet. Zaman gelir, her biri yerini bulur elbet. Rabbiyle şah damarından daha yakın bir muhabbete benzer bu kapının yürekteki varlığı. Ağza atılan lokma, niyetine göre değişir zevk ü sefa da olur, cevri cefa da. Gönle düşen o sihirli kelime var ya, işte odur hayata kalite getiren. “Niyettir” bizi vardığımız yerde bekleyen…

Bazen bir belgesel izlenirken duyulan şaşkınlıktır hizmet. Ardından O Yüce Yaratıcının idrak ötesi mükemmelliğini keşfetmek. Çünkü an gelir, o şaşkınlık, cümle olur, başka kulaklardan içeri girer, zihinlere oturur. Ve hizmet, Yüce Yaratıcının yeryüzündeki imzalarının dillendirilmesiyle mana kazanır, bereket olur.

Sevmektir hizmet… Rabbin yarattığı muhabbeti çoğaltmaktır ve çoğalmasına vesile olmaktır. Çünkü sevmek fedakârlık, sevmek dua, sevmek candır. Sevilene emektir, sevene rahmettir. İçine işleyen sıcaklıkla üşütmemektir kimseyi, kollamaktır dışarıda kalmış kimsesizleri. Sevdiğinin hizmetini kendi yoluna eklemek ve bereketlendirmektir dünyayı.

Hizmet bir zincirdir, başlatan da kazanır, sona eklenen de. Ve hayat, Muhabbetin Sahibi’ne karşı hizmete dönüşür, nihayet iki dünya şenlenir.

Bir kusuru örtmektir, bir yanlışı affetmek, tahammülü zor olana sabretmektir hizmet. Göze çarpan hatayı gönlünle silmek, dilinle yok etmektir. Dosta-düşmana muhabbetin perdesini açmak, soğuk bir kalbi yeniden ısıtmaktır. Tanımadığın bir mezarlıktan geçerken okuduğun bir Fatiha’dır, bir ruhun damlattığı gözyaşını silen, iki kelimedir hizmet. Bir sofraya alınan ekmek, bir fakire verilen bozuk paradır cepteki…

Ama biz fark etmeyiz, önümüzdeki bir niyet ile güzelleşecek, hizmete dönecek sadelikleri. Büyütürüz gözümüzde atılacak adımları, külfetle baş başa bırakırız onları. İsimler takarız, bahanelerini hazırlar, tembelliğimize kılıf ararız. Kurulacak bir cümle, yüreğe kabul olmuş bir ruh, yüzdeki minik bir tebessümün manasını değiştirmedikçe niyetimizle, iflah olamayız; ne bugünümüzde, ne geleceğimizde…

Artık bilmeliyiz, zahmet değil, zorluk değil, niyet ile kendi kendine çoğalan güzelliktir hizmet. Ve bekler… Sadeliklerden doğan, bütün gönüllerden ahrete azık olmaya adanan yola çıkmayı ister… Bekler…

Boyle Olmak Cok mu Zor?  

Posted by Tespih Taneleri... in




Lütfen aşağıdaki sünnetlere dikkat edelim, bunları elden geldiği kadar hayata uygulayalım insaallah. Elimizden geldigi kadarini bari, hic olmazsa bir kac tanesini bu bir musluman icin cok zor olmamali bence. Ahirette sefaat istemeye azicik yuzumuz olsun degil mi?:

1. Yemede içmede perhizkâr ve ölçülü olmak. Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) acıkmadan sofraya oturmazdı... Doymadan önce sofradan kalkardı... İsraf etmezdi... Lüks ve çeşitli yemezdi.

2. İnsanların gizli ayıplarını, günahlarını araştırmazdı. Tecessüs Kur'an ayetiyle haramdır. Bu haramı işlemekten uzak durmak sünnettir.

3. Tevâzu. Efendimiz, Âdem Oğullarının Seyyidi idi ama bundan dolayı fahr etmezdi.

4. Efendimiz parayı kenz etmezdi. Yani biriktirip istiflemezdi. Uhud dağı kadar altınım olsa, borç ödemek için saklayacağım bir dinar dışındakileri bir gece bile nezdimde bekletmem, hepsini tasadduk ederim buyurmuşlardır.

5. Cömertlik ve kerem onun büyük sünnetidir. Elinde ne varsa dağıtırdı da, bazen yiyecek bir şey bulamaz, aç kalırdı.

6. Deri ile kaplı ince bir döşekte, bazen bir hasırın üzerinde yatardı. Lüksten, aşırı konfordan, şatafattan hiç hoşlanmazdı.

7. Farz namazları cemaatle eda ederdi. Onun en büyük ve önemli sünnetlerinden biri işte budur.

8. Efendimiz cevâmiü'l-kelîmdi, yani az sözün içine çok bilgi, hikmet ve mana koyarak konuşurdu. Faydasız ve lüzumsuz konuşmazdı.

9. Hilm, yani yumuşak başlılık, bağışlama, anlayışla karşılama onun sünnetiydi.

10. Efendimiz insanların kalbini kırmazdı. En güzel, en yumuşak şekilde nasihat ederdi.

11. Çok alçak gönüllüydü. Bir meclise geldiğinde, oradakilerin ayağa kalkmak suretiyle kendisine hürmet etmelerinden hoşlanmazdı. Bu yüzdendir ki, Ashab-i Kiram radiyallahu ecmain hazeratı, memnun olmayacağını bildiklerinden dolayı o geldiğinde ayağa kalkmazlardı.

12. Bir yere geldiğinde, baş köşeye oturmazlar, nerede boş yer varsa oraya ilişirlerdi.

13. Onda zerre kadar ucb, kibir, kendini beğenmişlik, tafrafüruşluk yoktu. Allah katında insanların en yükseği ve değerlisi olduğu, ismet sıfatıyla muttasıf bulunduğu halde Allah'tan en fazla afv dileyen, istiğfar eden oydu.

14. Mü'minlere karşı son derece merhametli, şefkatli, rahim ve rauftu.

15. Mescid'i süpürüp temizleyen, kimsenin önemsemediği kadıncağızı göremeyince o nerede diye sormuş, vefat etti, defn ettik cevabını alınca, niçin bana haber vermediniz demişler ve kabrine gidip onun için dua etmişlerdir.

Ne kadar güzel ahlak, yüksek karakter, âlicenablık, mürüvvet, fütüvvet, fazilet, hikmet varsa hepsi onda mevcuttu.

O, Kur'an ahlakının en güzel, mükemmel örneğiydi. Hem mükemmel, hem mükemmil idi.

Allah onu bütün insanlığa en güzel örnek ve model olarak göndermişti.

İnsanların en adaletlisi ve insaflısı oydu.
Söz verdi mi sözünü tutardı.
Asla yalan söylemezdi. Asla aldatmazdı.
Savaş hud'ası dışında hud'a yapmazdı.
Seyyidüşşüheda Hz. Hamza radiyalluhu anh efendimizi vahşi şekilde şehid eden Vahşi'yi bile affetmişti.
Dünyayı ayaklarının altına almıştı.
İnsanların ayıplarına ve gizli günahlarına karşı karanlık gece gibiydi.
Müjdelerdi, uyarırdı.
Yaratıklardan ücret almazdı.
Kendisi, ailesi ve Hâşim oğulları zekat kabul etmezdi.
Kendisine hediye verilirse, onun fazlasıyla mukabele ederdi.
Elinden büyük mallar, servetler geçti.
Geriye miras bırakmadı.
El-fakru fahrî buyurmuşlardır.

Onun şefaatine nail olmak istiyorsak, Allah katından getirdiği Kur'an-ı Azimüşşan'ın ahkamına uyalım, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınalım...
Şeriat-i Ahmediyye'ye uyalım. Sünnetine uyalım...
Onun gibi iyi ahlaklı, doğru ve dürüst, faziletli, mürüvvetli, fütüvvetli olmaya çalışalım.
O parayı ve malı sevmezdi.
Biz de, ticarî sermayelerimiz ve geçimimiz dışında, kenz yapmayalım 'abede-i sim ü zer olmayalım.
Cömert ve kerim olalım.
İnsanlar bizim elimizden ve dilimizden güvende olsunlar.

Faydalı ilim öğrenmek ve öğretmek onun büyük öğütlerindendir. Zararlı ve faydasız ilimden Allah'a sığınırım buyurmuşlardır.
Seher vakitlerinde Allah'a ibadet etmek onun önemli sünnetlerinin başında gelir.
İyiliği desteklemek, kötülüğü kösteklemek onun belli başlı sünnetlerindendir.
Onun getirdiği Kitab'a ve dine uyan, onun sünnetlerine yapışan necat ve felah bulur.
Efendi Efendi Efendi!.. Ya Efendi!..
Kur'an'a, Sünnet'e ve Şeriat'a yapış...
Ahlak-ı Muhammedî ile mütehalli (ziynetli) ol.
Kıyl ü kali gıll ü gışi bırak... H
alis gül kokusu sürünmekle Sünnet'e yapışmış olmazsın.
Bir yapış pîr yapış.
Adam gibi yapış, kâmil mü'min gibi yapış...

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz