Şehirlerimize Mide Penceresinden Bakmak...  

Posted by Tespih Taneleri... in



Yavuz Bahadiroglu'nun bu yazisi cok hosuma gitti... Okurken icimden gelen buruk bir tebessume engel olamadim. Ne kadar hakli, ne kadar dogru  bir noktaya deginmis kendisine burdan cok tesekkur ederim...

Evet ! 


Hayatın içinde beyin, ruh, yürek de var...


Sevgili dostlarım, merhaba...

Malatya Valiliği, uzun süredir devam ettirdiği "Malatya Okuyor" kampanyasını bir "Birinci Malatya Kitap Fuarı"yla taçlandırdı...

Pek çok yazarla birlikte bendenizi de dâvet etme nezaketini gösterdiler...
02 Mayıs 2012 Çarşamba günü imza ve sohbet için fuarda bulundum. Gerek imzam, gerekse sohbetim fevkalâde yoğun geçti. Malatyalıların kitaba ilgisini görünce, Malatya'nın 20 yıl öncesine dönmeye başladığını, ara verdiği "okuma"ya yeniden sarıldığını düşündüm. Çok mutlu oldum.

Bu işe yüreğini ve emeğini koyan Malatya Valisi hemşehrim Sayın Doç. Dr. Mehmet Ulvi Saran beyefendi ile sürekli koşturan ekibini tebrik ediyorum. Darısı diğer kentlerimizin de başına!
Vaktiyle Malatya, "okuyan kentler" sıralamasında öne çıkan şehirlerimizdendi. Sonra ne olduysa oldu, kitapla arasındaki yürek bağında arızalar meydana geldi.

Battal Gazi, Niyazi-i Mısrı (Mehmed), Sadrazam Koca Ragıp Paşa ve Turgut Özal gibi değerli isimler çıkaran bu şehir son yıllarda yalnızca "kayısı" ile anılmaya başlandı.

Niyazi-i Mısri gibi bir cevherin olsun, ama sen tut kayısı ile özdeşleş, olur şey değil! Şu şiir kudretine ve tasavvuf derinliğine bakar mısınız?

"Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş,
"Burhan sorardım aslıma, aslım bana burhan imiş...
"Sağ u solu gözler idim, dost yüzünü görsem deyu;
"Ben taşrada arar idim, ol can içinde can imiş."

Tek başına Mısrî bile hem Malatya'yı, hem de tüm Türkiye'yi şereflendirmeye yeter.
Ya Battal Gazi?..
Bizim köy camiinin "muhabbethane" kısmında geceler boyu "Battal Gazi Destanı"nı okuduğumu (Osmanlıcasından) unutamam. Ben okur, cemaat dinlerdi. Hakkı Amca kimseye "çıt" çıkarttırmazdı.
"Roman"ı onunla tanıdım. Kahramanlık duygusunu ilk onda tattım. İlk romanlarımda bu yüzden "Battal Gazi" tadı var. Diyebilirim ki, o benim ilham kaynağım oldu.
Böyle değerleri olan Malatya'nın salt kayısısıyla tanınması, midenin, yürek ve beyinden önce geldiğinin resmidir.

Sadece o mu?

Diğer şehirlerimiz de maalesef mide eksenli anılıyor...

Adana= Kebap... Adıyaman= Üzüm... Amasya= Elma... Antalya= Portakal... Balıkesir= Ayran- Hoşmerim... Bolu= Et- Aşçılar... Bursa= Şeftali- Kestane şekeri... Çanakkale= Domates... Çankırı= Kavun... Çorum= Leblebi... Diyarbakır= Karpuz... Trabzon= Ekmek... Rize= Çay- Hamsi... Sakarya= Islama köfte... Giresun-Ordu= Fındık... Tekirdağ= Köfte... Kayseri= Pastırma... Kahramanmaraş= Dondurma... Gaziantep= Baklava- Fıstık... Şanlıurfa= Çiğköfte... Karaman= Koyun... Ankara= Keçi... Konya= Etli ekmek... Manisa= Mesir macunu... Erzurum= Cağ kebabı... Erzincan= Tulum Peyniri... Edirne= Ciğer- Ayçiçeği... İzmir= Lokma- Kemalpaşa tatlısı... Mersin= Tantuni... Kocaeli= Pişmaniye... Afyon= Kaymak- Sucuk... Hatay= İçliköfte...

Bu kadar yeter, gerisini nasılsa bulursunuz.
Bir ülkenin en büyük zenginliği yiyecek-içeceği değil, insanlarıdır. Değerli bir insanın önüne kayısıyı, şeftaliyi, elmayı geçirirseniz insansız kalırsınız.
Elbette dünya "geçim dünyası", ancak hayat yiyip içmekten ibaret değildir.

Hayatın içinde beyin, ruh, yürek de var...

Mideyi doldururken, ruhlarını aç bırakan milletlerin geleceği yoktur!

Yavuz Bahadıroğlu

Hayatın Efendisi Olmak... Zor Degil !  

Posted by Tespih Taneleri... in



Necip Fazıl diyor ki,"Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu..."

Bugünkü sosyal hayat nefse hizmet ediyor, nefse hizmet etmemizi emrediyor. Reklamlar, ürün satmak için her türlü edepsizliği yapıyor. İnsanların karnı doyuyor, gözü doymuyor. İçkili lokantalar, plajlar, televizyondaki programlar, kılık kıyafet düşkünlüğü... İnsanlar kendini Allah'a beğendirmekten vazgeçmiş, kullara beğendirmeye uğraşıyor, moda yarışına giriyor. Müslümanlar, Peygamber'in (sas) istediği gibi yaşamayıp, Avrupalı gayrimüslimler gibi yaşamaya meyledince modernizm oluyormuş.

Görülüyor ki, modernizm, dev gibi ağzını açmış kurbanlarını arıyor...
Oysa cennet ucuz değil. Cennette hastalık yok, yoksulluk yok, en güzel bahçelerden daha güzel... Bu kadar kıymetli olan yerin ücreti de fazladır.

İnsanların çoğu alışkanlıklarının kölesidir. Bu kölelerden hayır gelmez. Bunların iradesi zayıf olduğu gibi, Allah'a itaatleri de zayıftır. Girilen her bir günah, itaatsizliğin alametidir.

 Haramda hayır olmadığı gibi, cezası da peşin gelir. Nefis, şeytanın arkadaşıdır. Şeytan, dinin düşmanıdır. Bugün öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, insan insanın rahmanı, insan insanın şeytanı olmuş. Allah iyilerle karşılaştırsın.

Bir şahıs şöyle diyor: "Ben Müslüman'ım. Fakat plajların, meyhanelerin, müstehcenliğin olması beni rahatsız etmiyor. Bunlara karşı değilim. Hem de hoşuma gidiyor."

Adam Müslüman; kadeh tutan eli Müslüman değil. Adam Müslüman; kumar oynayan eli Müslüman değil. Adam Müslüman; harama bakan gözleri Müslüman değil. Adam Müslüman; haram yiyen midesi Müslüman değil. Adam Müslüman; haramı konuşan dili, Müslüman değil. Adam Müslüman; İslam'a uygun olmayan işte çalışıyor, işi Müslüman değil. (Risale-i Nur, 6. Söz'de bu mesele çok güzel anlatılmış.)

Buraya kadar anlattıklarımız, hayatın kölesi olmuş kimselerdir. Hayatın efendisi olmak için evvela tövbe edilecek. Tövbe ettiği haramlara bir daha dönmeyecek. O zaman hayatın efendisi olur. Hayatın efendisi olmak hem kolaydır hem zevklidir.

Mesela gazetelerde, radyolarda haberler çıkıyor: Yangında bir anne iki çocuğuyla yanarak öldü! Otobüs devrildi, iki tane ölü var! Uçağı kaçırdılar! Üç günlük evli kadın evden kaçtı!

 Ekmek bulamayan fakirler, sokaklarda yaşayan çocuklar, tiner kullananlar, vurulanlar, yaralananlar, ölenler... Böyle haberler okuyunca insan; "Büyük bir vahşet içinde yaşıyorum, bu korkunç âlemde ben ne yapacağım?" dediği anda, hemen derslerden aldığımız terbiye ile;

 "Mülkü sahibine teslim et. O dilediği gibi yapar, hak yerini bulur. Vücut denen bu gemide sen bir yolcusun. Allah'a inan, İslamiyet'i yaşa, dünyanı cennet et. Bu dünya başıboş değil. Her şeyi yaratan her şeyi bilir. Benim kendi vazifeme bakarım. " der ve rahat ederiz.

Böylece hayatın efendisi oluruz...


Hekimoğlu İsmail

Sevgili Genç Kardeşim  

Posted by Tespih Taneleri... in



Hayata atıldığın bu altın çağında senin en büyük rol modelin Peygamber’indir.

O’nun sünneti gölgesinde yaşadığın hayat senin için hep bahar olacaktır.

O’nun izinden yürüdüğün her yol seni maksadına eriştirecektir.

O’nun gösterdiği her istikamet senin için hep müjdeler dolacaktır.

O ki Allah’tan aldığı hiç saklamadan ümmetine tebliğ etti.

O ki insanlığı kurtarmak için kendini feda etti. O ki ardından gelecek nesillere sadece kutlu bir miras bıraktı.

Cenab-ı Peygamber’i andığımız bu günde bir kez daha,

O’nun getirdiği mesaj üzerinde derince düşün.

O’nun bir ömür adadığı örnek hayatının hikmet parıltılarına gönlünü bir kez daha açıver.

O’nun misyonu üzerinde düşünmeye ve anlamaya çalış. Ânı aşarak o kutlu beldeye bir yolculuk yapıp saadet asrının heyecanını yüreğinde yaşa.

Bir lahza durarak o semavi iklimin insana huzur veren nefesinden sen de bir nefha içine
çekiver.

Hz. Peygamberin kutlu rahlesinde tedris eden o gençlerin bir düşünüver. Henüz daha bıyıkları yeni terlemiş, gençlik hülyaları yeni olgunlaşmış, gelecek kaygısı gütmeyen taze gençlerin

O’nun tertemiz gönlünden dökülen sözlere kulak verişlerini seyret.

Meleklerin bile gıpta ettiği Kur’an meclislerinde bir köşe sen de O’nu dinlerken kendini hayal ediver. O’nun sohbetinden gönlüne akan ilahi manaları duyumsayarak kendine bir bakıver.

Bak ki sen aslında O’nun ümit bağladığı seçkin bir gençsin!

Bak ki sen O’nun “kardeşim” dediği bir fertsin.

Bak ki sen O’nun “garipler “ müjdesinin kıymetli bir neferisin!

Bak ki gençliğin anlam bulsun! Bak ki ideallerin gerçek olsun!

Bak ki geleceğin hep bahar koksun!

O zaman göreceksin ki zaman ve mekan sana bende olmakta.

Seninle O’nun arasında ne uzun bir aralık ne de bir mesafe kalmakta.

 Sadece O ve sen…

Bir rahlenin iki tarafında…  sana iman ve Kur’an dersini talim etmekte…

Hz. Resul-i Ekrem’e, O’nun âline ve ashabına salat ve selam olsun!


Hüseyin KORKUT

Habersiz...  

Posted by Tespih Taneleri... in





 Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz.

 Dünya seninle dolu, dünya senden habersiz.

 Gönlüm, canım nasıl bulsun seni? Çünkü sen.

 Tümüyle gönüldesin, gönülse senden habersiz.

 Senin izin hayalde,hayalin senden nasibi yok

 Senin adın dildedir, dilse senden habersiz.

 İnsanların senden haberi isimledir, izledir.

 İsme, ize karşılık, hepsi senden habersiz..


 Hz Mevlana

Noktasız Sevgili  

Posted by Tespih Taneleri... in



 
KİTAP YOLDAŞTIR, arkadaştır, yardır, yarendir…

Dosttur, sevgilidir, aşktır, sırdaştır. Sonu gelmez bir yolculuk, bitmez bir arzu, sönmez bir ışıktır. Terk etmeyeni terk etmeyen vefadar bir rehber, bırakıp gitmeyene sadık bir kılavuzdur kitap.
Düşünce bahçesinin solmayan çiçeği, his dünyasının durmayan pınarı, zihin hazinesinin haritasıdır kitap. Sadık olana sadık, vefalı olana vefalı, sevgili olana sevgili, âşık olana âşıktır.

Aynalar gibi hep doğruyu söylerler; yalan yoktur defterlerinde. Kalbin aksidir sevgi ile okuyana kitap; sevgi ile yazılan da kalbe akseder. Sizin kim olduğunuzu söyleyen doğru bir tarif edicidir.

 Zamanı deler geçer, mekânı küçültür kitap satırları.

Sadırdan yazılan sadırdan okunur, kalem ucu ile silik yazılan göz ucuyla öylesine okunur. Gönül gözünden imbik imbik dökülenler; gönül gözeneklerine bilge bal diye dolarlar. Gözyaşı ile yazılanlar gözyaşı ile okunur; mantık süzgecinden geçirilerek yazılanlar mantık süzgecinden geçtikten sonra kabullenir.

Ayraçtır kitap; hayatın ayrıntılarını, gizli güzelliklerini, aşikâr aşklarını, görünen güzelliklerini gösteren ayraç. Okuyucuları da ayıran bir ayraçtır; herkes sevdiği kitabı sevgi ile okur, beğendiğini beğeni ile takip eder. Beğenmediğini, sevmediğini - mecbursa okumağa – bitsin diye bakar.

Öyle kitaplar vardır ki bir cümlesi bir kitaptır; yine öyleleri vardır ki bütün bir kitap bir cümleden ibarettir. Hikmetle sarsan, aşkla yoğuran kitaplar tekrar tekrar okutur kendini. Dönüp dönüp okunur onlar; bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden…

Başucu kitapları olan düşünce dağının başına varmış, yitik sevgilisini bulmuştur kendince. Bulmayan; çöllerde ne için dolaştığı bilmeyen, hedefsiz ve pusulasız bir yolcudur.

Kitap okuyanlar bir millet, okumayanlar başka bir millettir. Okuma zevkine varmayanlara okumak bir illet, okuma zevkine varan millet için sevimli, güzel bir eylemdir.

Bir başkadır kitap dostlukları; vefalı sevgili kadar sahicidir. Bazen zamansızlıkta ansızın buluşturuverir; güzel bir tebessüm olarak yüzden yüreğe iner, yürekten yüze yükselir.
Noktası yoktur kitabın. Bir bitmez heyecanla yazılır, bir başka bitmez heyecanla okunur. Kitaba nokta konursa; yol da yolculuk da, sevgi de sevgili de, arkadaşlık da yoldaşlıkta, yarlık da yarenlik de kısacası hayat biter.


Hüseyin EREN

Kuşların, öterken zikrettikleri doğru mudur ? Cok Hos Yaaa!  

Posted by Tespih Taneleri... in



Kuşların, öterken zikrettikleri doğru mudur ?

 Evet, doğrudur. Başka şeyler söyledikleri de bildirilmiştir.

 İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder:

 Süleyman aleyhisselamın bildirdiğine göre, bazı kuşlar, öterken derler ki:

  Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.

 Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

 Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin!

 Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir.

 Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz.

 Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim
.
 Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-alâ.

 Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir.

 Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur.

 Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!

 Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî.

 Yukarıdaki kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve manalara mahsus değildir. Neml suresinde, karınca ve hüdhüdün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları anlaşılmaktadır.

 Kuşların, diğer vahşi hayvanların sesleri ve kâinattaki hareketlerin hepsi, Allahü teâlânın, peygamberlerine ve evliyasına hitabıdır. Evliya, bu ses ve hareketleri makamları ve derecelerine göre anlar; çünkü peygamberler, kuşların ve diğer hayvanların dillerini aynen bilirler.

Evliya-yı kiram ise, onların dillerini aynen bilemez. Sadece, onların seslerinden kendi hallerine ait olan hususları, Allahü teâlânın kalblerine ilham etmesiyle bilirler.

 (Ruh-ul-
Beyan, Peyg. Tarihi Ans.)

Kendini nasil buluyorsun?  

Posted by Tespih Taneleri... in




Hz. Enes (radiyallâhu anh) anlatiyor:

 "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölmek üzere olan bir gencin yanina girmisti. Hemen sordu:

 "Kendini nasil buluyorsun?"

 "Ey Allah'in Resûlü, Allah'tan ümidim var, ancak günahlarimdan korkuyorum" diye cevap verdi.

 Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da su açiklamayi yapti:

 "Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birlesti mi Allah o kulun ümid ettigi seyi mutlak verir ve korktugu seyden de onu emin kilar."


 Tirmizî, Cenâiz 11, (983); Ibnu Mâce, Zühd 31, (4261).

İmtihan Dünyası  

Posted by Tespih Taneleri... in



Hayırlı Cuma'lar arkadaslar...

İmtihandayız bu dünyada.

Varlıkla-yoklukla, eşimizle-evlâtlarımızla denenip sınanmadan ayrılamayacağız bu hayattan… “Kol kırılır yen içinde kalır!”dan, “Yiğidin malı meydanda!”  sistemine geçiş yapan günümüzde evlilik müessesesini korumak güçleşmeye başladı.

Çok enteresan bir durum ama “evlenince insanlar çocuklaşıyorlar” sanki! Koskocaman kişiler, yerine göre okullar okumuş, makam-mevkilere gelmiş insanlar fark etmeden çocuklaşmaya başlıyorlar.

Bu çocukluk, Doğan Cüceloğlu'nun bahsettiği “içimizdeki çocuk” değil üstelik! Ciddi ciddi küsen, bağıran, haykıran, hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda tepinen, eşine lâkaplar takan, ağzına gelen her lâfı söyleyen çocuk!

Tartışma anında kapıları çarpıp çıkan, eline geçen eşyaları ucuz-pahalı demeden duvarlara çarpıp parçalayan, camdan aşağı “İmdât! Burada deli var, kurtarın beniii!” diye bağıran, intikam olsun diye eşinin en kıymetli giysilerini makasla parça-pinçik eden, evde görmek istemediği eşyalarını camdan aşağıya fırlatan...

Hey! Durun bir dakika! Çocuklara haksızlık ediyorum! Hangi çocuk bunları yapar ki? Ama evli-barklı insanlar bunları yapıyor mââlesef…

Halbûki “En değerli hazinemiz; Ailemiz!” Sahip olduğumuz hazinemizi korumamak, muhafaza altında tutmamak akıl kârı mı?

Ne dersiniz?

Öğreneceksin yüreğim...  

Posted by Tespih Taneleri... in


Öğreneceksin yüreğim...

Dünyanın hasret, ölümün vuslat olduğunu öğreneceksin....Zamanla sığamaz olacaksın bu hasret diyarına ve duaların yetişecek imdadına...Bir gün, heybendeki dualarla Hakk'a yürüyeceksin...
Gözümüzden gözyaşını, gönlümüzden selâmını, Dilimizden birbirimize ettiğimiz duayı alma Ya Rabbi. Hiçbir zaman bizi birbirimizle imtihan etme.Aramızda uhuvvet ve muhabbetini artır.

  Kalbimizi su-i zandan, ağzımızı gıybetten, nazarımızı tenkitten arındır. Canımızı birer ‘uyum kahramanı’ olarak al.Bizi sahabe kardeşliği gibi bir kardeşlikle şereflendir.
  Birlikten beraberlikten doğacak rahmet ve feyzinden mahrum kalmaktan Sana sığınırız. Bizleri cennetin en yüksek tepesinde dostlarımızla ve Sen’in has dostlarınla beraber,

  Habib’in sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında haşreyle…


Âmin..Amin...Amin..

Misafir Duygular...  

Posted by Tespih Taneleri... in




Misafir duyguların esaretinde tüketmeyim günlerimi kocaman binalar arasında. Dostluktan ve vefadan uzakta sayılmam aslında lakin özlüyorum yarım kalan bir şeyleri. Yarım kalan duyguları bir elin parmaklarını geçmeyecek dostlarla yaşamaya çalışıyorum.

 İstanbul’un tadını çıkarmaya bakıyorum laleler arasında.

Bir de açınca Boğaz’ın kıyısında erguvanlar daha bir efkâr basıyor düşüncelerimi. Daha çok özlüyorum saklı kalmış duyguları. Mesela bir bardak demli çay merhem oluyor yarama. Buralardan uzakta bir köyün sokaklarında buluyorum kendimi.

Eskimiş evlerin arasında yürürken kanattığım dizim geliyor aklıma. Aklıma geçmiş tatlı acılarım gelirken yüzüme de bir tebessüm yerleşiyor. “Çocukluk” diyorum kendi kendime.

Ne güzeldi o günler…


Her şeyin çıkarsız ve sonunu düşünmeden yaşandığı yıllardı çocukluğum. Büyüdükçe sardı benliğimi bencilliklerim. Büyüdükçe kaybettim sahip olduğum hangi güzellik varsa. Ağlamalarımı unuttum ölmüş bir kuş yavrusu gördüğümde. Ya da özlemeyi babamı ve annemi uğurlarken gurbetin uzak kokulu diyarlarına.

 Sonradan anladım ki; ben daha çocuk olmadan büyümüşüm. Henüz sekizimde kopmuşum ailemden. İşte o zaman bırakmışım ağlamayı ulu orta. Gizli gizli ağladım ben geceleri. Herkes uyuduktan sonra kimse görmesin diye. Çünkü ben güçlüydüm ve erkekler ağlamazdı. Bir baba gibi bellemiştim dedemi. Hayata dair ne varsa da ondan öğrenmiştim. Onu son kez uyuturken de öğrendim yine ondan bir şeyler…

 Ne kadar güçlü olursan ol bu dünyada hiçbir şeye hâkim değilsin. Ve saç teli kadar ince bir damar görevini bıraktığında kaybedersin geçmişe dair ne varsa. Boş gözlerle bakarsın ve hatırladıkların sadece geçmişten kalma, bilinçaltına yerleşen gizli hazinelerin.
Allah’ın her şeyin hakimi olduğunu o zaman daha iyi anlamıştım. Çünkü insan çok küçük bir mikroba dahi hükmedemiyor. Yunus Peygamber’in duası geliyor aklıma. Öyle bir dua ki balığın karnından selamete götürmüş ve niyazın sahibinin hükmü hem denize, hem geceye ve hem de balığa geçiyor.
 Anlıyorum ki; insan yaptıkları yanlışlar ile en çok kendine zulmediyor.

Kısıtlı bilincim ve idrakim ile sığınıyorum her zaman beni yaratana. Çocukluğumdan bugüne geçen günlerin hızı ışıktan bile daha hızlı. Ben ne zaman büyüdüm ve ne zaman küçüldü, kirlendi dünya.


 Ne kadar garip değil mi?

Çocukken büyümek ve bir an önce kendi hayatının sahibi olmak isterken, yaş ilerledikçe keşke dolu cümleler kurmaya başlıyorsun. Gurbetin gecelerinde en çok aileni özlüyorsun. Memleketinde bir gün daha fazladan vakit geçirmek istiyorsun ama olmuyor. Ben büyürken dünya da değişti…

 Yağmur yerini güneşe bırakırken bahar günüde, bir an önce gitmek istiyorum çocukluk günlerime. Beklentisiz yaşamak ve paylaşmak istiyorum elimdeki şekeri. Paylaşmayı bile unuttuk şu koca şehirde. Bir selamı bile paylaşmak zor geliyor nefsimize.

Ezan sesi yükseliyor minarelerden… Vakit öğlen ve bir çağrıdır bu. Ayaklarıma yapışan nefsim tutuyor ve oturtmaya çalışıyor beni yerimde. Oysa çocukken hemen koşardım namaza. O zaman bana hiç zor gelmezdi. Çünkü o zamanlar namaz bana farz değildi.

Nefsimin bizzat hoşuna bile giderdi namaz kılmak. Dedemle el ele tutuşur giderdik sabah namazına. O vaktin en büyük cazibesi namaz sonrası bir bardak demli çay ile yediğim üç beş tane bisküviydi. Herkes başımı okşar ve bana bir şeyler verirdi. Zaman geçti kimse kalmadı o cemaatten. Önce Kopçasız Mehmet göç etti bu dünyadan ardından diğerleri. En son dedemi vermiştim toprağa. Gece uyuturken temizlemiştim yüzünü ve kirlettiği elbiseleri. Sabah uyandığımda gördüğüm ise bana bakan ama beni görmeyen cansız gözleriydi.

Misafirliği bitti hüzünlü duygularımın. Padişahın bize her gün hiç usanmadan ve eksiltmeden verdiği yirmi dört altınla geçiriyoruz günlerimizi. Elbet zamanı gelince soracak hesabını bizlere. Biz böyle mirasyedi gibi harcadığımız sürece bu güzel saatleri, hesabını ferah feza vereceğimizi düşünüyoruz. Biz gaflete düşmüşüz de kendimizi cennetlik zannediyoruz.

Yasin Duyan

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz