Kuran-ı Kerim'de de “bin aydan hayırlı” olduğu belirtilen Kadir Gecesi, Osmanlı döneminde de kutlanıyor, gece sabaha kadar ibadetle geçiriliyordu. Osmanlılarda 2. Selim döneminde camiler aydınlatılıp, minarelerde kandiller yakıldığı için mübarek addedilen “Mevlid, Regaib, Mirac, Berat ve Kadir” gecelerine “kandil geceleri” deniliyordu.Kadir Gecesi de Ramazan ayının son on gününde gizli olduğuna inanılan, ancak yaygın kanaate göre ayın 27. gecesine tekabül eden bir gece. Kuran-ı Kerim'in indirildiği gece olarak da bilinen bu gece için aynı isimli bir sure de bulunuyor.
OSMANLI DEVLETİ'NDE DE KUTLANIYORDU
Osmanlı Devleti'nde de Kadir Gecesi hem sarayı ile hem de halkıyla en özel şekilde kutlanıyordu.Osmanlı toplum hayatında zengin bir geleneğe sahip bu gecede, Ramazan ayında okunmaya başlayan hatimlerin Kadir Gecesinde veya öncesinde tamamlanıp, hatim duasının o gece yapılmasına dikkat edilirdi.Büyük camilerde yapılan dualar sabaha kadar sürerken, Kadir Gecesinden nasibini almak isteyenler, yatsı ve teravih namazının yanı sıra “Kadir namazı” adıyla anılan tesbih namazını da camilerde kılıyordu.
KADİR ALAYI
Kadir Gecesi kutlamalarına saray erkanı da katılıyordu. Padişah ve saray halkıyla devlet erkanı iftardan sonra kutlamaların yapılacağı camiye giderken, güzergahta “Kadir Alayı” adıyla bir yürüyüş düzenlenirdi. Bundan dolayı alayın geçeceği güzergahtaki yollar önceden tamir edilir, fenerler, kandiller ve meşalelerle donatılarak aydınlatılır, binalar elden geçirilip boyanırdı. Güzergahın uygun yerlerine de halkın alayı rahatça seyredebilmesi için oturma yerleri yapılır, bilhassa harem arabalarıyla seyre gelecek olanlar ve diplomatlar için özel alanlar tahsis edilirdi.“Muhteşem” olarak nitelenen Kadir Alayı sırasında, haremde bulunan kadınlar ve sultanlar, iki atın çektiği arabalara binerler, meydanda kendileri için ayrılan yerde dururlardı. Namaz bitinceye kadar, meydanda atılan fişekler seyredilir ve namazdan sonra kadın efendiler ile sultanlar şehirde yapılan şenlikleri seyretmek için kısa bir tur atarlar ve sonra hareme dönerlerdi.
AYASOFYA KUTLAMALARIN MERKEZİ OLDU
Kadir Gecesi merasimleri, fetihten itibaren önceleri Ayasofya'da, sonraları ise padişahın arzusuna göre belirlenen bir selatin camisinde (sultanların ve eşlerinin yaptırdığı birden çok minaresi olan camiler) düzenlenirdi.Hünkar imamı ve müezzinlerinin törenlerin yapıldığı camilerde halkın karşısına çıkması ise halk içinde heyecan yaratırdı. Büyük kalabalıkların katılımıyla gerçekleşen bu merasimlerde, güzel sesli imamların her rekatı farklı bir makamda kıldırdıkları teravih ve Kadir namazları, müezzinlerin rekat aralarında okudukları “elveda” nakaratlı Ramazan ve Kadir Gecesi ilahileriyle ziyafete dönüşürdü.Kadir Gecesi kutlamalarında Ayasofya Cami etrafında da özel bir folklor ve gelenek oluşmuş. Fatih Sultan Mehmet zamanında başlayarak müzeye çevrilinceye kadar beş asra yakın bir süre Ayasofya Cami'nde düzenlenen Kadir Gecesi kutlamaları, İslam dünyasında hiçbir camiye nasip olmayan bir ihtişamla yapılmış.
Minarelere Kadir gecesine has mahya çekilmesi, tek minareli camilere “kaftan giydirme” denilen uygulama, Osmanlı'nın Ortadoğu ve Mısır bölgelerinde minarelerde kandil yakılarak bayrak çekilmesi, camilerin iç mekanlarının bu gecelerde daha özenle aydınlatılması, İstanbul'a ait bir özellik olarak mihrap üstünde iç mahya kurulması da bu geceye ait diğer güzel uygulamaları oluşturuyor.Ayrıca eski İstanbullular Kadir Gecesinde, teravih namazını Ayasofya'da kıldıklarında, dilek ve dualarının kabul edileceği inancını taşıyordu. Bu sebeple iftardan önce buraya gelip, iftarlarını çekirdeksiz hurma ve üzümle açarlar, akşam ve teravih namazlarını burada kılarlardı. Bazıları sabah namazını da Ayasofya'da kılmaya özen gösterirdi.
Ahlakıyla Geride Kalanı, İbadeti de Öne Çıkaramıyor!
Posted by Tespih Taneleri... in Hayatın içinden...
Henüz doğumhaneden çıkmış nur yüzlü bir bebek. Anında bütün tanıdıkların face, Twitter, gmail ya da Instagram hesaplarında fotoğrafı. Eskilerin nazar olur diye yüzüne işlemeli, iğne oyalı tülbent mendiller örttükleri dönemdeki, yani kırk içindeki bir bebek, daha şu dünyadaki kırk dakikasını tamamlamadan yüzlerce gözle muhatap.
Çocuğunu ağlatırken, güldürürken, bir şeyler anlatırken, düşerken vb. hallerde kameraya alıp YouTube'da yayınlayanlar... Esasında hem kendileri eğleniyor hem de eğlencelik bir malzeme olarak sunuyorlar çocuklarının ilginç hallerini. Çocuk büyütenler bilir, anne-babalar büyük bir zevk alır kendi çocuklarının büyürken geçirdikleri ilginç evreleri anlatmaktan. İlk adımını atışının, ağzından çıkan ilk kelimenin hikâyesi karşıdakileri sıkacak kadar defaatle anlatılır.
Son günlerde bu örnekler ebeveynlerin çocukları üzerindeki hakları ve mahremiyetin değişen tanımları gibi konuları düşünmeme sebep oldu.
Bense burada bu geniş kavramsal çerçeveye sadece işaret etmekle yetinip çocuklar, mahremiyet ve teşhir ilişkisi bakımından ebeveyn tavrıyla ilgili zihnimde uyanan soruları aktarmakla yetineceğim. Çünkü bu sorular önümüzdeki dönemde üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken çok önemli bir alana dair.
Zeynep Tüfekçi ebeveynin çocuk üzerindeki haklarını ve çocuğun mahremiyet haklarını Amerika'da bir tartışma yaratan cinsel kimliği nedeniyle ailesi ile birlikte televizyon şovlarına katılan bir çocuk üzerinden ele aldıktan sonra Halil Cibran'dan şu dizelere yer veriyor:
“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.”
Ama YouTube'a çocuklarının görüntülerini yükleyen, şov dünyasına dahil edebilmek için çocuklarını nesneleştiren, herhangi bir vesile ile çocuğunu ulusal medyada göstermekten çekinmeyen aileler böyle düşünmüyor olsa gerek.
Bir çocuk ne zaman iradesini ve karar verme yetisini kullanan bir birey olarak kabul edilebilir sorusunun cevabı çok karmaşık günümüzde.
Nazife Şişman
Yaşanmışlıklar...
Posted by Tespih Taneleri... in Hayatin icinden..., Hikmet Damlalari, yasanmis hatiralar
Eyüp Sultan semtindeki mezar taşlarının ve türbelerin uzerlerinde ne yazar hep merak etmisimdir.Bu minvalde kültür, tefekkür ve medeniyet tarihimize iz bırakmış değerlerimize ait birbirinden önemli kim bilir ne ayrıntılar gizlidir. Alman şair ve edebiyatçısı Heinrich Heine bir yazısında “Her mezar taşının altında bir dünya tarihi yatar” der. Gerçekten de mezarlıklardaki binlerce mezar taşı bir vakitler yaşamış ve tarihe mal olmuş kişilerin hatırasını yaşatır. Elbette her ölü tarihte nam salmış bir kişi değildir. Fakat o kişi hayatta olduğu yıllarda bir tarih yaşamıştır ve tarihin bir parçası olmuştur. Bazen bir mezar taşı fazla bir şey anlatmayabilir. Fakat on tanesi bir araya geldiği zaman size çok şey söyleyebilir ve önemli bir bilgiye ulaşabilirsiniz. Mezar taşlarının yanı sıra görkemli birer abide olan türbeler de önemli bir yekûn tutmaktadır. Bu görkemli türbeler, doğal olarak içinde yatan kişi veya kişilerin tarih içindeki varlıklarını, hayat hikâyelerini daha ayrıntılı bir şekilde yansıtmaktadır.
Herkesin merak ettigi bir konu degildir bu lakin benim gibi merak edenler vardir mutlaka..Gecmisin tozu uzerimizden hic gitsin istemedigimden bir yanim hep eskilerde kaldigindan unutmak unutturmak istemedigimden de olabilir. Cunku cok basarili, yigit, cengaver ornek almamiz gereken sahsiyetler geldi gecti bu topraklardan mutlaka tanimamiz gereken... Insan tarihini hakki ile bilirse gelecegine sahip cikabilir.
Çılgın projelerin mimarı Sokullu Mehmed Paşa
Eyüp Sultan’dan geçerken bir Sinan harikası olan Sokullu’nun türbesine de uğrar mısınız? Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son dönemlerinde sadaret makamına getirilen Sokullu Mehmet Paşa’nın büyük bir devlet adamı olduğunda bütün yerli ve yabancı kaynaklar müttefiktir.
II. Selim ve III. Murat da dâhil olmak üzere, üç padişaha on üç yıl sadrazamlık yaptı Sokullu. Yarım asırdan fazla devlet hizmetinde bulunan, onlarca savaşı sevk ve idare eden, dünyanın birçok ülkesi ile başarılı antlaşmalara imza atan, ileri görüşlü, ince ruhlu ve yardımsever bir kişiliğe sahip olan Sokullu Mehmet Paşa, cami, medrese, hamam, çeşme gibi birçok hayır eseri yaptırmıştı.
60 yıllık devlet hizmeti sırasında hiçbir görevinden alınmamış, daima bir üst göreve atanmış olması da ayrı bir özelliğidir. Don ve Volga nehirleri arasında bir kanal açarak Osmanlı donanmasına Hazar Denizi yolunu açma, Süveyş Kanalı’nı açma, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e alternatif bir boğaz açma gibi çağının ötesinde projeleri vardı.
1579 yılının Ramazan ayının ortalarında bir suikast sonucu şehid edildi. Paşa’nın bunca ikbal ve ihtişamına rağmen terekesinden ancak cenazesinin teçhiz ve tekfinine yetecek kadar bir parası çıkmıştı. Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümü ile Osmanlı Devletinin “yükselme dönemi” olarak adlandırılan devri de sona ermişti.
Türbesi, Eyüp Sultan’da, Camii Kebir caddesi üzerinde, Siyavuş Paşa Türbesi karşısındadır. Türbe Mimar Sinan eseridir ve 1568 tarihlidir. Çok köşeli, köşeleri ince sütunlu ve kubbeli bir yapıdır. Sivri kemerli, pencereler alçı kafeslidir. Türbe içerisinde Sokullu Mehmet Paşa’nın ahşap sandukasından başka beş ahşap sanduka daha bulunmaktadır. Ayrıca türbe içerisinde Sokullu’nun yakınlarına ait on tane mermer lahit daha bulunmaktadır. Estergon’u fetheden Sokulluzade Lala Mehmet Paşa’nın kabri de türbenin avlusunda yer almaktadır.
28 yıl şeyhülislâmlık yapan Ebussuud Efendi
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli olduğu bir dönemde otuz yıla yakın şeyhülislâmlık yapmış büyük bir İslam âlimi idi. İslam Hukuku’nun tatbikatında büyük hizmetler görmüş, tefsir, fıkıh ve diğer ilimlere olan derin vukufiyeti onu haklı olarak Osmanlı âlimlerinin en meşhurları arasında zirveye taşımıştı. Türkçe, Farsça ve Arapça 20'den fazla eseri var olan Ebussuud Efendi, Arapça yazdığı tefsiri ve fetvaları meşhurdur.
Mustafa İmadi’nin oğluyla uzay bilimci Ali Kuşçu’nun kızının evliliğinden dünyaya geldi. Babası Sultan II. Bayezit Han’ın çok hürmet gösterdiği Şeyh Muhyiddin Mustafa Efendi idi. Babasından aldığı ilk bilgilerin dışında devrinin bütün bilginleri ile temas etmiş ve onlardan ilim tahsil etmişti. Büyük İslam bilgini meşhur İbni Kemal, Ebussuud Efendi’deki deha parıltısını keşfeden ilk insandır. Bu yüzden onu genç yaşta, İshakpaşa medreselerine müderris yaptı.
17 sene muhtelif müderrisliklerde bulunduktan sonra Bursa ve İstanbul kadılığına tayin edildi. Ardından Rumeli kazaskerliğine yükseltildi. Ekim 1545 tarihinde de Şeyhülislamlık makamına getirilerek 13. Osmanlı şeyhülislamı oldu. Kanuni ile Macaristan seferine katıldı. Budin Fethi sonrasında ilk hutbeyi okudu. 1570’de Kıbrıs adasının fethi için fetvayı veren o idi. Süleymaniye Camii’nin temeline ilk taşı yine o koydu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında 22 sene, II. Selim Han zamanında 6 sene olmak üzere toplam 28 yıl şeyhülislamlık makamında bulundu. Hayrat olarak İstanbul’da bir hamam, Üsküp’te de bir camisi bulunmaktadır.
İstanbul’umuzun meşhur caddelerinden birine “Ebussuud” adı verilmiştir. 23 Ağustos 1574’te vefat etti. Vefatında Mekke ve Medine şehirlerinde gıyabi cenaze namazı kılınmıştır. Ebussuud Efendi bir sahabe aşığıdır ve Eyüp Sultan civarına defnedilmeyi vasiyet etmiştir. Nitekim kabri Eyüp Sultan meydanında, Sokullu Türbesi’nin yanı başında, bizzat kendisi tarafından ihdas edilen Dar-ül Hadis’in bahçesi, ismi ile müsemma Ebussuud haziresindedir. Bu hazirede Ebussuud Efendinin yakınlarından birçok kimse de bulunmaktadır. Eyüp sultan’ı (r.a.) ziyarete gelenler, onun nurlu mezarının önünden geçerler.
218 senelik kesintisiz hizmetin adı Mihrişah Valide Sultan
Hayırseverliği ile tanınan, ardında onlarca hayır eseri bırakan Mihrişah Valide Sultan, III. Mustafa'nın eşi, lll. Selim'in annesidir. Oğlu III. Selim'in yenilikçi fikirlerini her zaman desteklerdi. Son yıllarını hastalıkla geçirdi. 16 Ekim 1805 tarihinde vefat etti ve Eyüp Sultan Bostan İskelesi sokak'ta bulunan türbesine defnedildi. Bostan İskelesi Sokağının diğer bir adı da Cülus Yolu’dur.
Osmanlı hükümdarları Eyüp Sultan Hazretlerinin huzurunda kılıç kuşanma merasimini icra etmek üzere geliş gidişlerinde bu cülus yolunu kullanırlardı. Türbesinin bitişiğinde ayrıca imareti, sebili, imaretin hemen karşısında bir de sıbyan mektebi bulunmakta. Türbede Mihrişah Valide Sultan'dan başka III. Mustafa'nın kızlarından Beyhan Sultan ile birlikte Sultan II. Abdülhamid'in validesi Perestu Sultan’ın kabirleri de bulunuyor.
Mihrişah Valide Sultan’ın 1795 yılında hizmete açtığı buradaki imaret (Aşevi) 218 seneden beri aralıksız olarak bölge halkının fakir fukarasına hizmet vermekte olup, halen hizmete devam ediyor.
Zamanımızda İmarethane'den günlük 600 aileye 3 çeşit sıcak yemek veriliyor. Bu kesintisiz hizmetin sunulması bize bu imaretin nasıl bir iman kuvveti ve ihlâsla yaptırıldığını düşündürmekte aynı zamanda.
İmaret vakfiyesinde imarette pişirilerek, istihkak sahiplerine ikram edilecek yemeklerin ismi, kullanılacak malzemeleri, bir yıl zarfında ne kadar erzak veya iaşe dışı malzemelerin alınması lazım geldiği, israftan kaçınılması buna rağmen fazla ihtiyaç zuhur ederse veya 600 olarak belirlenen yemek sayısı kâfi gelmezse yeterince artırılmasına izin verildiği belirtilmiş. Yine bu vakfiyede imarethanede pişirilip, fukaraya ve ehli hizmete dağıtılması için mutfakta kullanılacak erzakın en güzelinden, en kalitelisinden olması özellikle istenmekte.
Ayrıca görevlilere verilecek ücretler ve onlarda aranan vasıflar; dindarlık, ihlâs, samimiyet, sadakat, liyakat, hakka hukuka riayet, insaf sahibi olmanın yanında aç gözlülükten uzak, hıyanetten sakınan kişiler olmaları şart koşuluyor.
Bir şair Fitnat Hanım geçti bu âlemden
Asıl adı Zübeyde. Divan şiiri tarzında yazan en başarılı hanım şairlerimizden biridir. Şaire Zübeyde Fitnat Hanım, İstanbul doğumludur. Babası I. Mahmut dönemi şeyhülislamlarından Ebu İshakzade Mehmet Esad Efendi'dir. Baba, dede, amca ve ağabeyinin de şair olmalarının etkisi ile küçük yaştan itibaren edebiyat ve şiirle ilgilendi. Özel derslerle eğitildi.
Kaynaklar onun şiirindeki akıcılık, dilindeki sadelik ve biçimindeki kusursuzluk konusunda hemfikirdirler. Divan şiirindeki gelmiş geçmiş kadın şairler içinde nazma hâkimiyet, ifadedeki kuvvet ve pürüzsüzlük onu diğerlerinden üstün kılan meziyetidir. Şiirleri kadar nükteleri, Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet ile aralarında geçen şakalaşmalarla da bilinir.
Ancak günümüze ulaşan bu şakaların birçoğunun uydurma olduğu sanılıyor. Yayınlanmış bir divanı var. Divanındaki gazel şeklindeki nazireler 52 adettir. Bazı şiirleri XIX. yüzyılın başından itibaren batı dillerine çevrilmiş, gazellerinden ikisi bestelenmiş. 1780 tarihinde İstanbul'da vefat eden Şaire Fitnat Hanım'ın mezarı Eyüp Sultan Türbesi arkasında, şadırvan avlusu tarafında ve cüzhane binasının hemen yanındadır. Mezar taşında şu ifadeler yer almaktadır:
Hüve’l Baki
Sâbıka Şeyh’ül- İslâm Mehmed Es’ad
Efendi merhûmun kerime-i mükerremesi
Bülbül-i gülistân-ı ismet
Ve tuti-i şekeristân-ı iffet
Şaire Zübeyde Fıtnat Hanım
Sene 1194 H. 1780 M.
10 padişah, 28 veziriazam gördü Zaro Ağa
Eyüp Sultan Camii arkasından Kaşgari dergâhına çıkarken yolun ikiye ayrıldığı yerde sol tarafta bir mezar taşı var. Başlığı Osmanlı dönemine ait, Hamidi fesli bir mezar taşı. Üzerinde Türkçe olarak, “160 yaşında ölen Bitlisli Şemsi Ağa oğlu Zaro Ağa” yazılıdır. Bu ilginç mezar taşına ilk baktığınızda bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz.
160 sene, dile kolay!..
Günümüz Türkiye’sinde yaş ortalamasının 65–70 olduğu düşünüldüğünde “bu kadar uzun süre yaşayan adam olur mu?” diye insan düşünmeden edemiyor elbette. Fakat biraz araştırma yaptığınızda belki 5–10 sene yanılma payı ile bu tarihin doğru olduğunu anlıyorsunuz. İsterseniz Zaro Ağa’nın kısa hayat hikâyesine bir göz atalım, ne dersiniz?
Şemsi oğlu Zaro Ağa, 1774’te Bitlis’in Mutki kazasının Meydan köyünde doğdu. Köydeki hayatına dair fazlaca bilgi yok. İstanbul’a geldiği tarih de kesin belli değil. O da baba, dede mesleği olan hamallığı tercih etmiş, gücü elverdiği ölçüde bu işini yapmaya çalışmış.
Kendisi ile yapılan söyleşilerde, 1800’lerin başlarında Selimiye kışlasının yapımında çalıştığından, 1853 yılında yapılan Ortaköy Camii inşaatında taş taşıdığından söz etmiştir. 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılışı sırasında bu ocakta olduğunu, ancak kıyımdan Ayasofya’nın altındaki zindanlara saklanarak kurtulduğundan söz eder.
Doğduğu yıl Osmanlı İmparatorluğu tahtında I. Abdülhamit oturmaktadır yani Zaro Ağa ömründe bir imparatorluk, on padişah, yirmisekiz veziriazam, bir cumhuriyet, iki reis-i cumhur, beş başbakan görmüş, onlarca savaşa tanık olmuş ve başından 10 evlilik geçmiştir. Zaman 28 Haziran 1934’ü gösterdiğinde, Eyüp Sultan kabristanının nicelerini bağrında barındıran medeniyetimizin sessiz tanıkları, oldukça geç kalmış bu dünya yolcusunu da arasına katar. Dünya, bir garip Zaro Ağa’ya da kalmamıştır.
“Şol kâinat sec’d eyleyüp
Can çalap’a verilende
Bu mesel içre halimiz
Bir yüceden görülende”
Nidayi Sevim yazdı
Fotoğraflar: Nidayi Sevim
MÜSLÜMANLARIN tercih ve seçme hürriyeti vardır. İnsanlara cüz’î iradeler verilmiştir. Her sabah yeni bir başlangıçtır.
Sık sık yol ayrımlarıyla karşılaşırız. Birinde hakka, ötekisinde bâtıla gider yazılıdır… Sabahleyin ezanlar okunur, kalkıp namaz kılan doğru bir iş yapmış olur, yatıp uyuyan yanlışı seçmiş olur.
Dilini tutan iyi etmiş olur; tutmayıp gevezelik, zevzeklik, gıybet, nemime, yalan, iftira eden kendi iradesiyle kötü iş yapmış olur. İffetini koruyan iyiliği seçmiştir, zina eden kötülüğü…
Dinimiz bildiriyor: Ribanın yetmiş şubesi vardır, en hafifi anasıyla zina etmek gibidir. Riba alıp veren cezasına hazır olur, ribadan kaçınan iyi etmiş olur.
Kendim ettim, kendim buldum dünyasıdır bu. Lüks ve israflı bir hayat mı sürmek istiyorsun?
İmkanın varsa buyur yap ama Cehennemle tehdit edildiğini de bil. Biatli ve itaatli bir Müslüman olmak sana kalmış. İstersen şeytanî bir hürriyet içinde serazad olabilirsin. Lakin iyi bil ki, hesabını vereceksin.
Komşuna eziyet etmemek senin elindedir. Ya onun meleği olacaksın, yahut kurdu. Tercihini yap. Yap ama cezasına da hazır ol.
Tesettür konusunda önünde iki şık var: Ya Şeriata uygun gerçek tesettür; yahut alaca bulaca, yırtmaçlı, rengarenk, düttürü Leyla, altı kaval üstü şeşhane şeytanî tesettür.
Canının istediğini yap ama hesabı unutma. Sofrada hürsün, seçim hakkın var. Ya doyduktan sonra yemezsin, yahut pisboğazlık edip tıkınır durursun. Ye ye ye, hesap vereceksin.
İslam hizmetkarı beylere ve hanımlara: Ya doğru dürüst hizmet eder ilahî rızaya nâil olursunuz; yahut İslama hizmet perdesi ardında kendinize hizmet edersiniz.
Bid’atçiye: Sünneti bırakıp bid’ate mi hizmet etmek istiyorsun? Et ama sonunda belanı bulacağından hiç şüphen olmasın. Zekat konusunda doğru yol, zekat paralarını ve mallarını onlara temlik etmek suretiyle Kur’anda zikri geçen sekiz sınıf gerçek şahsa vermektir.
Sen zekatları tüzel kişiler (dernek, cemaat, fırka, hizip, vakıf…) için mi toplamak istiyorsun? Topla ama Şeriatın buna izin vermediğini ve zamanı gelince cezanı çekeceğini bil.
Pikniğe gittin. Yedin içtin dinlendin… Giderken iki tercih vardır önünde. Birincisi: Oturduğun yeri tertemiz bırakmak. Bütün çöpleri, poşetleri, şişeleri, kağıtları, meyve kabuklarını toplamak çöpe atmak.
İkincisi: Orayı mezbelelik halinde bırakmak. Hürsün a benim canım hürsün, dilediğini yap. Vasıta kullanıyorsun. Tercih hakkın var. Ya medenî bir vatandaş, bir insan gibi kurallara uyarak usulüne uygun şekilde güzelce ve dikkatle kullanırsın. Yahut hayvan gibi, yamyam gibi, vahşiler gibi kullanırsın. Cezası âhirete kalmaz, eşek gibi araba kullanırsan belanı dünyada bulursun. Okuma yazma konusunda da hürsün ve tercih hakkın var.
Ya tezelden bin yıllık millî yazımızı öğrenirsin, yahut 1928’den önce basılmış Türkçe kitapları okuyamayacak kadar kara cahil veya yarı cahil kalırsın. Seçim sana ait a benim canım.
Sadaka belaları def’ edermiş.
Seçim hakkın var: Ya Allah rızası için sadaka verirsin, belaları uzaklaştırmaya çalışırsın, yahut cimrilik edersin, hiç beklemediğin anda başına bir taş düşer. Sağlıklı yaşamak veya hastalıklarla boğuşmak…
Bu da büyük ölçüde senin elindedir. Perhiz yapar, ihtiyacın kadar sağlıklı besinler yersen yüzde 95 sıhhatli olursun. Abur cubur aşırı şekilde bahayim gibi tıkınırsan hastalıklara davetiye çıkartmış olursun. Buyur, hangisini seçersen seç. Seçimler yapılıyor, oy vermeye gittin. Oy pusulasında bir yığın parti var. Tercihini yapar ve mührü basarsın. Dikkat et, daha sonra, ah keşke elim kırılsaydı da bunlara oy vermeseydim demek zorunda kalma.
Mehmet Şevket Eygi
Bu durumda, boşanmaların artmasına hayret edene hayret etmek gerekiyor! Çünkü boşanma, Batılı aile tipinin ayrılmaz parçasıdır. Konuya “geniş aile”, “çekirdek aile” kavgasından bakabilir miyiz acaba?
Şimdi bizim ailelerde de durum aynı:
Prens Metternih şöyle diyor: “Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza âdet ve maişet tarzınıza uymayan kanunları almayınız. Zira Batı’nın kanunları, hükûmetinizin temelini teşkil eden kanunların dayanağı bulunan usul ve kaidelere (İslâm) asla benzemeyen kaideler üzerine kurulmuştur. Garp medeniyetine esas olan şey, Hıristiyan kanunlarıdır... Siz İslâmiyet’e yapışınız...” Umarım hem bu tavsiyeleri, hem de Sayın Bakan’ın “Geniş aile” vurgusunu tekrar değerlendiririz. Zira ailelerimizi bugün sağlamlaştıramazsak, yarın yeni teröristlerle tekrar burun buruna geliriz!
Yavuz Bahadıroğlu
19 yaşında bir genç kız vardı karşımda. Başından geçen bir olayı ağlayarak anlatıyordu: “Hocam, ölmek istiyorum! Yaşamaktan bıktım artık!”
-Ne oldu? Nedir problem?
Genç kız gözyaşlarını silerek anlatmaya başladı: “Dün, sınıfın içinde bir arkadaş parasını kaybetti. Arkadaş bütün sınıfa hitaben ‘Param masanın üzerinde, cüzdanın içinde duruyordu. Kim çaldı ise hakkımı helal etmiyorum.’ diyerek gözlerimin içine baktı. Kalbim duracak gibi atmaya başladı… O sırada yer yarılsa da yerin dibine girseydim daha iyiydi. Ağzım kurudu. Ellerim ter içinde kaldı birden.”
-Kalbin neden duracak gibi oldu ki? Sen mi çaldın parayı?
-Hayır hocam, Allah korusun o nasıl söz öyle!
-E, sana ne oluyor ki çalmadığın paranın suçlusu gibi davranıyorsun?
Genç kız biraz durdu. Sakinleşmek için bir nefes aldı. Anlaşılan anlatacak çok şeyi vardı: “Ben, çocukluğumdan beri kimin neyi kaybolsa, hemen içim daralır, yüzüm kızarır. Ellerim terler. Sanki beni suçlu bulacaklar diye korkarım. Bir keresinde misafirliğine gittiğimiz ev sahibi taşlı yüzüğünü kaybetti. Kendimi öyle kötü hissettim ki stresten ağladım orada.”
-Peki, küçükken hatırladığın benzer bir olay var mı?
Elini yüzüne kapattı ve ağlamaya başladı. Bekledi… Sonra anlatmaya başladı: “Küçüktüm. Okula henüz başlamamıştım bile. Karşı komşumuzun kızının bir bebeği vardı, çok güzeldi. Bazen onlara gidiyordum oyun için ama o bebekle oynamama hiç izin vermiyordu. Bir gün onların evinde oyun oynadık, tam eve gelirken bebeği koltuğun üzerinde gördüm, kimse yoktu yanımda, gizlice yanıma aldım. Kapıyı çaldım, annem açtı.
Odama geçtim, bebekle gizli gizli oynamaya başladım. Biraz sonra komşu kadın kapıyı çaldı, annem açtı. Kapı ağzında anneme ‘Yanlış anlama ama bizim kızın bebeğini evde bulamıyoruz, sizin kız yanlışlıkla almış olmasın?’ dediğini duydum. Birden içime bir korku düştü. Çocuk aklımla hemen bebeği dolabın içine sakladım. Komşu kadın gitti, annem yanıma geldi, sert bir sesle ‘Buraya gel!’ dedi. Korkarak yanına gittim.
Elinde demir bir sopa vardı. Önce ‘Sen mi aldın?’ dedi. Benim ağzım kurumuştu, konuşamadım. Ben almadım demek için başımı sağa sola çevirdim. Annem ‘Ben yalan söyleyenin gözlerinden anlarım, gözlerime bak!’ dedi. Gözlerimi açarak annemin gözlerine baktım. Bir ara annemi sanki bir ‘canavar’ gibi hissettim. Annem gözlerimden yalan söylediğimi anlayacak diye korktum. ‘Anne ben aldım. Anne ben aldım. N’olur dövme!’ diye ağlamaya başladım. Annem saçımdan tuttu, yukarı kaldırdı. ‘Nerede oyuncak, çabuk çıkar!’ dedi.
Dolabın içindeki bebeği çıkardım. Annem bebeği görünce yüzüme hızlı hızlı vurmaya başladı. Hırsını alamadı, kulağımı, burnumu, ağızımı yolmaya çalışıyordu. Deli gibi olmuştu sinirden. Sonra nefes nefese durdu, ‘Bu bebeği alacaksın, komşuya götüreceksin. Onlardan özür dileyeceksin!’ dedi ve beni karşı komşuya göndermek için kapının yanına getirdi. Ben utanarak gittim, kapıyı çaldım. Komşu kadın açtı, arkadaşım da oradaydı. Ben hiçbir şey söylemeden bebeği uzattım. Annem ‘Bizimki almış, kusura bakmayın.’ dedi.”
Genç kız çocukluğunun bu hikâyesini anlatırken, karşımdaki koltukta ezilmiş kalmıştı. Anlatacakları bitmemiş olacak ki devam etti: “Şimdi o kızla aynı üniversitedeyiz. Haftanın her günü karşılaşıyoruz. O bana çok iyi davransa da ben onun yanında kendimi hep ‘aşağılık’ görüyorum.”
Yetişkinlik yıllarındaki iç ‘kene’ duygudan biridir ‘suçluluk’ duygusu, çocukluk yıllarında insana yapıştı mı söküp atmak neredeyse imkânsızdır…
Ülkemizdeki çocukların ‘terbiye’ adına kendi anne babası tarafından böylesi zarara uğratıldığının şahidi oldukça tuhafıma gidiyor. Ayıpların örtülmesi tavsiye edilen bir kültürel bilgiye sahip olan anne babalar nasıl oluyor da çocuklarının ayıplarını yüzlerine vuruyor, onları konu komşu önünde teşhir ediyor gerçekten garibime gidiyor.
Önceki gün ilkokul birinci sınıfta kızı olan bir anne aradı. Kızının okula gitmek istemediğini söyledi, yardım istedi.
-Neden gitmek istemiyor ki kızınız okula?
-Öğretmen, kızım ödevini yapmadığı için tahtaya çıkarmış, tek ayak üstünde ders sonuna kadar bekletmiş.
Çok üzüldüm... “Gidin öğretmenle konuşun, çocuğunuzu böyle suçlu ilan eder gibi tahtaya çıkarıp küçük düşürmesin.” dedim. “Gittik, konuştuk.” dedi.
-Ne dedi?”
-Bunu kızımın iyiliği için yapıyormuş, öyle söyledi.
Ne denir bilemiyorum ki. Öğretmenlik zarar vericilik, aşağılayıcılık, küçük düşürücülük değil ki. Eğitim için, terbiye için çocuklar yok ediliyor. Tuhafıma gidiyor...
Adem Güneş
HAKKIMDA
- Tespih Taneleri...
- O'nun (CC) adı ile dokunmalı Kelam'a, kaleme. Bunun için 'Bismillah' diye başlarız söze. Rahman'dan hepimize, Rahim'den yalnız bize gelenle yazarız. O'nun lütfu keremiyle, yalnız O'nu razı etmek üzere yazarız. Ruhumuz ve bedenimizle çeker Besmele'yi, dalarız özlere...
İLETİŞİM ADRESİ
Sevgili Dostlarim
Son Yorumlar
Facebook Grubum
Kategorilerim
- Hayatin icinden...
- Hikmet Damlalari
- Hazine-i ilim
- Icimden Geldigi Gibi...
- Siirler
- yasanmis hatiralar
- Ruha dokunanlar
- Tane Tane Istanbul
- Pasta ve Börek Tariflerim
- Duyurular
- Yemek Tariflerim
- Kitap Tavsiyeleri
- Allah dostlari
- Tebessum Ettirenler
- Ezgi ve İlahiler
- Mimlerim ve Ödüllerim
- Hayatın içinden
- Hayatın içinden...
- Tane tane İstanbul



