Zalim Olma... Net ol...  

Posted by Tespih Taneleri... in




Bahaneler dünyasının bir bahanesi, her işe, her şeye bir bahane bulmaktır. Şüphecilik bazen işe yarayabilir. İnsan hep başkalarından şüphe edeceğine biraz da kendinden şüphe edebilmelidir. Gayrın, afakın noksanlıklarından, kopukluklarından ve dağınıklıklarından şüphe ile şikâyet eden bir nefis kendisine de ara sırada bakıp şüphe edebilmelidir.
   
Acz, fakr, kusur ve zayıflıkla yoğrulmuş bu insan fıtratına şüphe ile nazar etmek illaki neticenin noksan olması demek değildir. Bu şüpheli nazar eğer mükemmel bir tavır ve ameller zincirine muhatap olabilmişse ne âlâ, onu daha mükemmel ameller ve tavırlar bekliyor demektir…


Duâ ve tebrikten başka ne söylenebilir ki.  Ama eğer şüpheler bizi noksanlıkların, eksikliklerin eşiğinde gezdiriyorsa elbette ki insan kendisine çekidüzen vermeli, tam ve mükemmeli yakalamaya çalışmalıdır.

Her zaman yaptığımız gibi devamlı olarak gözlerimizi, aklımızı başkalarının hal ve harekâtında gezdirmekten vazgeçerek kendi hal ve harekâtımızı kontrol altında tutabilmeliyiz.
(Bunu bir yapabilsek zaten nerdee)

Özellikle de günümüzün sari hastalıklarına rahatlıkla fetva verenlerin rahatlığında hayatlarımızı, iki dünyadaki hayatlarımızı karartmamalıyız. Belki nurlandırmak ve aydınlatabilmeliyiz. Bu ise tahkik ister, enine boyuna hesap kitap yapmak ister.

Okumadan, anlamadan, anlatma ve tatbikat olamaz. Sari hastalık olanlarda;
“Köprüyü geçene kadar başörtüsünü aç fetvası! Müslüman her şeyin en iyisine layıktır” cümlelerinin ters anlatımıyla herşeyde israf ve iktisatsızlık almış başını gidiyor. Bu gidişat özellikle ve evvel emirde fetva verenleri ve Kur’ân’a, sünnete rağmen fetvalarla hareket edenleri vurur ve iki dünyalarını da mahveder…
(Allah muhafaza etsin..)

Net olacaksın. Dünya menfaatleriyle yamulmayacaksın. Hasbelkader, ihsan-ı İlâhî ile bir müsîbete belâya düçâr kalmış isen bunun şikâyeti ile ortalığı velveleye vererek hikmet-i İlâhiyeyi ve ikazat-ı İlâhiyeyi inkâr ederek sorgulamayacaksın.

Sabırlı ve itidalli ol!

Selâmete kavuş…“Onda var, bende yok, bende de olsun, ama nasıl olursa olsun.” Ancak Yahudinin bir oyunundan hisse alan, nefsanî bir tuzaktan başka bir şey değildir.
Herkes bir ayrıcalığın, farklılığın peşinden koşuyorsa bizde koşalım. Ama Kur’ân’ın terbiyesinde, İslâmiyetin emirleri dairesindeki edepli, iktisatlı, bereketli ve faideli farklılıkların, ayrıcalıkların peşinden koşalım.

Herkes bizim farkımıza varsın diye illaki hayatın uçurumlarından atlamak gerekmiyor!..
Bize en çok lâzım olan Kur’ân’a, İslâmiyete, sadakat, bağlılık ve sebattır, devamlılık ve faide elde edebilmektir. Unutmayalım, anlayarak ve öğrenmek kastıyla okumayan adam sadece cahil kalmaz, aynı zamanda da hem nefsine, hem de başkalarına zulmeder, zalim olur.
(Rabbim herkese dogru itikat, ve boyle bir suur nasip etsin insaallah.. Ben sahsen muslumanim deyipte hic bir alakasi olmayan insanlari gorunce cok uzuluyorum. Allah onlara da bizlere de hidayet etsin bu mubarek gun ve geceler hurmetine...)

Rifat OKYAY

Minik Bir Tebessüm  

Posted by Tespih Taneleri... in




Dursun yakınmış:

-Ula Temel artuk yaşlanduk. Ayaklarum, kollarum, başum anlayacağun her tarafum ağriyi. Bu yaşluluk ne cötü pişeydur. Eee sen nasisun pakalum?..

Temel memnun:

-Eyiyum eyiyum. Anamdan doğduğum ilk günki gibiyum. Paşımda saçum yok, ağzumda dişum yok, altuma yapayrum haberim yok...


Kıssadan hisse: Her şey bir gün aslına döner pisliğinizi temizlemek başkalarına düşer!.. Allah elden ayaktan dusurmesin insaallah...

Ölüme Bakan Açılar  

Posted by Tespih Taneleri... in



Birine sordum ki ölümün aslı nedir
Dedi ki sevmemektir, içmemektir
Ne zaman ki elimdeki kadeh düşüp kırılır
Bil ki vakit gurup, yaklaşan ölüm demektir

Yorgun bir işçiye sordum aynı soruyu
Yüzüme tuhaf tuhaf bakıp durdu
Sanki dili bağlanmış da yüz mimikleriyle
Benim için ölüm, işsizlik diyordu

Bir askere sordum aynı soruyu
Dedi ki çirkini, korkulara yenilmektir
Ölümün güzeliyse cihad yaparken şehit olmak
Ne götüreceğini yaşarken bilmektir

Hiç ağlamamış bir hakime sordum bu soruyu
Titredi deri değiştiren bir yılan gibi
Belli ki ölümü hiç aklına getirmemiş;
Herhalde iktidardan düşmek dedi.

Az gözlü bir bezirgâna sordum bu soruyu
Bir servetine baktı, bir de dağlara
Ne fırtınalar atlatmıştı bugüne dek
Ölüm, bir iflastı kapkara

Şanlı bir güzele sordum aynı soruyu
Işıklı kanatları aniden buruşuverdi
İlk kez sıkışıyordu zaman aralığında
Ölüm, yaşlanmak dedi ve ıslandı kirpikleri

Umutsuz bir hastaya sordum aynı soruyu
Doktoruna baktı, baktı ve daldı
Doktorsa bir kalbin durmasıdır ölüm dedi
Ve ıslıkla ağır bir melodi çaldı

Bir katı inkârcıya sordum aynı soruyu
Dedi ki ruhlardan maddenin intikam almasıdır
Her şey, doğumla başlar, ölümle biter
İnancım, Darvin'le muasır

Bir inanmışa sordum bu soruyu
Dedi ki, ölüm bir geçittir gerçek sılaya
Yeter ki azığın has, binitin yürük olsun
Tevhid bayrağıyla yürü ukbâya

Bir ressama sordum aynı soruyu
Danseden parmakları kasılıp kaldı
Dedi ki, anatomiden ötesini göremiyorum
Belki de ölüm, bir çılgın tablonun adı

Yüreği sit bir çobana sordum aynı soruyu
Dedi ki, ben şu sürüyü güden çobanım
Sürü de, bu can da emanet bana
Ver derse veririm Sultanım

Bir âşıka sordum aynı soruyu
Dumansız yanıp işleyen bir aşk erine
Dedi ki ölüm, bir vuslat uykusudur
Perdeyi aralayan gözlerine

Ve kendime sordum bu soruyu
Bedenim bir koza, ruhum bir beyaz kelebektir
Bildim ki dünyada sevdiklerini dünyada bırakıp
Ölüm, soyunarak Hakk'a yürümektir

Bahaeddin Karakoç

Hayatin ''EN''ine Yolculuk...  

Posted by Tespih Taneleri... in

Gün Batımı ve tren yolu


Yol, yolcuyu yola getirir; yönsüzlüğü yıkar, boşluğu doldurur, tenakuzları kırar, zikzakları izale eder. Akışkanlığı ile temizler, hareketi ile hayatiyet kazandırır, değişimi ile gençleştirir, uzaklarda kendine yakınlık hissi verir.

Durağanlığın kasvetini, yeknesaklığın kokuşmuşluğunu, sabitliğin sıradanlığını giderir; zihne zindelik, kalbe genişlik, ruha hiffet hissi verir yol.

Yol; akmaktır, arınmaktır, fazlalıkları atmaktır. Yol yardır, yol yarendir, yol yakınlıktır; gurbet içre gurbet soluma yakınlığıdır.

Seyir ettirir, temaşa ettirir, güzellikler bezer, çirkinlikleri def ettirir, sıhhate eriştirir, şifaya ulaştırır, devaya yaklaştırır yol ve yolculuk.

Zahiri yolculuğu batinî ile buluşturmak muhit bir daire çizer; kalbin etrafında, aklın çevresinde, lâtifelerin çerçevesinde…

Sülûk ettirir hikmete doğru, hakikate doğru, imana doğru, yakîne doğru, sekineye doğru.

Üç ayların ortasından geçiyoruz; üç aylar ortamızdan geçiyor. Nefsin uçlarını, heveslerin hızını, şeytanın vesveselerini kırmanın en kısa yolu üç aylar.

Üç basamaklı, üç katlı, üç katmanlı, üç adımlı yolculuk… Üç adımlık yol; bütün bir ömrü kucaklayan, bütün bir ömrü kuşatan, bin ay netice veren bir yol.

Zihinde birikmiş şüphe tümörlerini, kalbe karışmış vesvese kirlerini, dimağa dadanmış zan kireçlenmesini izale edecek, defedecek, tedavi edecek, temizleyecek, yerini nur ve hikmetle dolduracak; nur ve hikmeti hale, hayata, ahvale, akvale yansıtacak bir yolculuğu bırakıp oyun ve oyuncaklara, hikmetsiz lâflara, geveze malûmata, içi boş işlere dalmak; yolda kalmak, yerde esir olmak, yarandan ayrı kalmak değil de nedir?

Hayatın “en”ini bulmak için çıkmayan, o “en” için boydan boya asılmayı göze almayan yola ve yolculuğa çıkabilir mi?


Hüseyin EREN

Biz hayatin en'ini bulmaya talibiz Ya Rabb! Sen yollarimizi acik eyle... amin

NAMAZIM ( Hep Bildigimizi Sey Degil mi? )  

Posted by Tespih Taneleri... in



Evet hep bildigimiz seyler belki simdi okuyacaklariniz ama hepte yaptigimiz seyler arkadaslar... Bu misafirhaneye gelis amacimizi unutmadan yasayabilmek, olcuyu daima olmasi gereken yerde tutmak lazim gelmez mi? Hep bir sebep vardir degil mi? Ne olursa olsun sunu Allah rizasi icin unutmayalim ki ;
Efendimiz, Kainatin serveri, cumle alemin sebebine yaratildigi, Allah(cc) habibim dedigi, basimizin taci, ahiretteki insallah kurtulus vesilemiz, biricik Peygamberimiz savaslar da cephede dahi namazini geciktirmemistir... Sizce bizim sebeplerimiz ya da mazeretlerimiz ne kadar gecerli olacak? Bu oncelik meselesidir arkadaslar... Mubarek gun ve gecelerde sizi bu konuda daha bir hassas davranmaya nacizane davet ediyorum...
Rabb'im cumlemize husu icinde, kabule sayan namazlar kilmayi nasip etsin..amin..

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında:

— Oğlum, namaz hiç bu vakte bırakılır mı?

Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmıştı, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

Kendisi ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Hep ‘ne oluyorsa?’ namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına onbeş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, “Yine geciktirdim namazı,” dedi kendi kendine...
.
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazını edâ etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi.... “Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana.” dedi.
Çok seviyordu onu...

Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki, hicâbından renkten renge girerdi.

O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde... Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekilde tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. “Ne kadar da yorulmuşum.” dedi. Daldı gitti öylece...
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu.

Yüreği, yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor, soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. “Benim ismimi mi okudunuz?”, dedi, dudakları titreyerek....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol oluşmuştu önünde... İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü.
 Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.
Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden....

“Şükürler olsun.” dedi, kendi kendine ve devam etti; “Gözlerimi dünyaya açtım, hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşturuyor, malını İslâm yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah’ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim.
Haramlardan kaçındım.”

Kirpiklerinden aşağıya gözyaşları dökülürken, “Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum.” diyordu. Ama bir yandan da “O’nun için ne yapsam az, Cennet’i kazanmama yetmez.” diye düşünüyordu. Tek sığınağı Allah’ın rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyor; sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu.

Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kâğıt, mahşer meydanındaki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti.

Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi Cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten donakalmıştı.
“Olamaaaaz.” diye bağırdı. Sağa-sola koşturdu. İnanamıyordu.

“Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım.” diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehenneme doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?

Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.
“Hizmetlerim... Oruçlarım…Okuduğum Kur’ân‘lar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?” , diyordu...

Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç dinlemediler, sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.

Resûlullah, “Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler.” buyuruyordu. “Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?” diye düşünüyordu.

“Namazlarım... Namazlarım... Namazlarım.” diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı, Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.

Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birdenbire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu.

Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. Kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. “Siz de kimsiniz?” dedi.
İhtiyar gülümsedi:

“Ben senin namazlarınım.”

“Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.” dedi... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; başını salladı;

“Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?..”

Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu. Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu...


Insan yeter ki namazini kilmak istesin, yeryuzunun her yeri mescittir...

Bayezid-i Bistami ve Rahip (cok guzel)  

Posted by Tespih Taneleri... in




Bayezid-i Bistami ve Rahip
Bayezid-i Bistami kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepesinde oturuyordu. Nefsi ona; "Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defâ haccettin ve binlerce defâ hatmetme bahtiyarlığına eriştin." diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa;
-Kim benim kırk beş defâ yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır? diye sordu.
Bir adam başını kaldırıp;
-Ben alırım, dedi ve ekmeği uzattı.
Bayezid-i Bistami aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyârına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir râhip ile karşılaştı. Râhib, Bayezid-i Bistami'nin elini tutup, evine misâfir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bayezid-i Bistami kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini Allahü teâlâya çevirdi. Râhip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hal bir ay devâm etti. Bayezid-i Bistami daha sonra nefsine dönerek;
-Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun, dediği sırada râhip içeri girdi ve;
-İsmin nedir?" diye sordu.
O da;
-Bâyezîd! cevâbını verdi.
Râhip;
-Ne güzel adamsın. Keşke Mesîh'in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bayezid-i Bistami'ye ağır geldi ve evi terketmek isterken râhip;
-Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vâizimiz, sâdece bu günlerde bir defâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum,deyince, bu teklifi kabûl ederek, kırk gün kalmaya
râzı oldu.
Kırkıncı gün geldiğinde râhib odaya girerek;
-Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi, dedi.
Bayezid-i Bistami dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat râhib ona;
-Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as! dedi.
Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği giysileri giydi. Râhiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda;
-Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var! diye cevap verdi.
Halk ve râhipler galeyâna gelerek;
-Onu göster parçalayalım." diye bağrıştılar.
Başrâhip;
- Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim, dedi.
Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler.
Başrâhip;
-Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster, diye seslenince, Bayezid-i Bistami ayağa kalktı.
Baş râhip;
-Adın ne? diye sordu.
-Bâyezîd! cevâbını verdi.
-Tahsil gördün mü? diye sorunca;
-Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum, dedi.
Bunun üzerine râhip;
-O hâlde bana şu hususları cevaplandır:

 İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?

Bayezid-i Bistami baş râhibe;

-Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allahü teâlâdır.
Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür.
 Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır).
Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur'ân-ı kerîmdir.
Altıncısı olmayan  beş, beş vakit namazdır.
Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.
Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür.
Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir.
Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir.
On birincisi olmayan on, Mûsâ aleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl çobanlık etmesidir.
On ikincisi olmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir kardeşidir.
On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi.

Râhip tebessüm ederek;
-Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhâfaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? bunlardan haber ver,dedi.
Bayezid-i Bistami;

- Îsâ peygamber havadan yaratıldı, havada muhâfaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi, diye cevap verdi.
Râhip;
- Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu.
O da;
-İblîs ateşten yaratıldı. İbrâhim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu, dedi.
Râhip tekrâr;
-Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu? dedi.
Bayezid-i Bistami;
-Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi, cevâbını verdi.
Râhip;
- Doğru söyledin. Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır? diye sordu.
-Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır, cevâbını verdi.
Râhip yine;
-Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyâda bir benzeri var mıdır? diye sorunca;
Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur, cevâbını verdi.
Râhip;
- Doğru söyledin. Cennet'te Tûbâ ağacı vardır. Cennet'te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
-Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir? cevâbını verdi.

Râhip;
-Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:
-Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder, cevâbını verdi.
Son olarak râhip şöyle sordu:
-Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavâf yapmış ve o makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir?"
Bayezid-i Bistami;

-Nûh peygamberin gemisidir." dedikten sonra, râhibe; "Ey râhip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsâde ederseniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur:
Cennet'in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?
Râhip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve;
-Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun? dediler.
O da;
-Hayır mağlûb olmak istemiyorum, deyince;
-Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun, dediklerinde;
-Şâyet cevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız? dedi.
Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler.
Râhip;
-Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibâre;
 "Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullahdır."
 deyip müslüman oldu. Diğer râhipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bayezid-i Bistami de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlasildi.

Ateş Seni Çağırıyor...  

Posted by Tespih Taneleri... in



Gece, İstanbul'un Anadolu yakasından Avrupa yakasına baktığınızda yüzlerce binanın, gökdelenlerin, eğlence merkezlerinin ışıklarını görürsünüz.  Rengârenk neon ışıkları, laserler, boğazı, gökyüzünü ve hatta Anadolu kıyısını bile aydınlatır. Bir mümin kardeşimin aynı görüntü üzerine tefekkürünü hatırlıyorum.

O ışıl ışıl görüntünün, insanları nasıl etkilediğini, tüm çekiciliğiyle davet ettiğini, o görüntüyü sabaha kadar izlemek mümkünken, sadece namaz kılmak amacına hizmet eden yerler olarak görüldüğü içindir ki camilerin kapılarının kilitlendiğini, karanlığa terkedildiğini söylemişti. Camiler Allah'ın eviydi oysa. Belki bir ihtiyaç sahibi içeriye girecek, başını sokacak bir yer bulmanın sevincini tadacak, belki de bu vesileyle o kişi iman edecekti.

Karşı tarafın gözleri kamaştıran görüntüsünü izliyorum. Birçok gencin orada olma hevesiyle imrenerek baktığı o ışıklar,Said Nursi'nın sözlerini hatırıma getiriyor; "Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum."

Şimdi karşı taraf yangın yeri gibi görünüyor gözüme. Özellikle gençleri Allah'tan uzaklaştıran, dünyaya yönlendiren, dünyanın süslerine âdeta madde bağımlısı gibi bağlayan her ne varsa içine alan, gençleri yutan alev alev bir yangın yeri.

Said Nursi’nın Eskişehir Hapishanesi penceresinden izlediği liseli kızların elli yıl sonraki durumlarını görerek hüzünlenmesini düşünüyorum. Kaç anne baba çocuğunun bırakın elliyi, bir on yıl sonrası için endişe ediyor?

Çoğu insan yaşadığı gibi inanıyor, boşveriyor, önemsemiyor, "nasılsa ileride her şey yoluna girer" diyor. Rahmani bir merhamet göstererek çocuklarının ahiretini değil, şeytani bir merhametle dünya hayatını düşünüyor. Ahireti yerine çocuğunun dünyasını güzelleştirerek ideal anne baba olduğunu zannediyor.

Müslüman bir bayandan duyduğum sözler beni çok hayrete düşürmüştü bir zamanlar. Yurt dışında yaşayan oğluna dair güzel bir haber aldığını anlatmıştı bayan. Kendisi, evlenecek bir genç kız bulmuş olduğu haberini beklerken, oğlunun namaza başladığı haberiyle sevincinin yarım kaldığını söylemişti.

Çocuklarına hayatın amacının yalnızca yemek, içmek, eğlenmek, iş sahibi olmak, evlenmek ve aile kurmak olduğunu telkin eden anne babaların, "ne olacak bu gençlerin hali?" sorusunu sormaya hakkı var mı sizce? Böyle anne babaların çocuklarının, küreselleşen dünyanın top gibi nereye vursan oraya yuvarlanan gençleri olmaları şaşılacak bir durum olmasa gerek.

"Bizim zamanımızda böyle miydi?" diye serzenişte bulunan insanlara soruyorum. Sizin zamanınız bitmedi ki. Yaşıyorsunuz ve hala zamanınız devam ediyor. Sorumluluklarınız gençlik dönemiyle birlikte sona mı erdi? Neden gençlerin sizin zamanınızdakinden daha dejenere olmasına izin verdiniz, veriyorsunuz?

Gençlik hızla akan nehir gibi. Yaşlılıkta sular duruluyor, yeniden hızlanmasına ise imkan yok. Bahar gibi gençlik; ardından kış geliyor ama bahara yeniden kavuşmaya imkan yok. Baharın tazeliğinin, verdiği enerjinin, coşkunun sahte İlahlar peşinde, tüketim çılgınlığı içinde boşa heba edilmesi ne büyük israf. İnanç mutluluğun anahtarı iken gençlerin o anahtarı asla bulamayacakları yerlerde araması ne büyük yanılgı.

Düşünüyorum, karşı yakanın görüntüsüyle ne kadar da örtüşüyor şu reklam sloganı:

"Ateş seni çağırıyor!" O ateş gençleri her dönem çağırıyor. Gençliği ateşe değil, iyiye çağırmalı. Böylece tüm insanlığı iyiye çağırmış olursunuz.
O zaman o ateş soğuk ve esenlik olacak, Hz. İbrahim(as)'ı nasıl yakamadı ise iyiliğe yönelen gençleri de yakamayacaktır.
Gençliğin rûhunu, işlemeyen bir tarla gibi kendi hâline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler yetişir biter. (Snellman)


Fuat Türker

Melekler Tatil Yapmıyor!..  

Posted by Tespih Taneleri... in




Yaz tatili geldi. Pek çok kişi izne ayrılacak, tatil yapacak. Tatile gidenlere hatırlatırım; melekler tatil yapmıyor!..
Sağ omzumuzda sevap meleği, sol omzumuzda günah meleği durmadan, saniye saniye attığımız adımları yazıyor.
Tatil için lüks yerlere gezmeye gidenler etraflarına bakabilir; en güzel yerlerde en büyük günahlar işleniyor. Bu nankörlüktür. Yani demek istiyorlar ki:
"Allah'ım sen böyle güzel yerler yaratmışsın. Ben de işlediğim günahlarla buraları çirkinleştiriyorum!"
Güzel yerlere gidenler dönünce anlatır, "Öyle bir yere gittik ki, cennet gibi..."

Peki, ben de sana soruyorum; o cennette ne yaptın?
Cennette cehenneme hazırlık mı yaptın?
Beş yıldızlı bir otel... Yiyecekler, içecekler, konforlu odalar, her şey tertemiz... İsteyen yüzüyor, isteyen yatıyor, isteyen deniz kıyafetiyle geziyor... "Cennet gibi yerde" günah deryası içinde kalınıyor.

Böyle söyleyince bazıları itiraz ediyor. Gezmeyelim mi? Görmeyelim mi? Allah'ın nimetlerinden istifade etmeyelim mi?
Allah her şeyi insanlar için yaratmış. Bu yarattıklarından elbette ki en çok Müslümanlar istifade etmelidir.

Amma Müslüman'ca!..

Mesela ben şu anda basit ve sade bir köy evindeyim. Ağaçlar, çiçekler, tertemiz bir hava... Bu basit köy evinin balkonu...
Helal daire keyfe kâfidir. Burada oturmayıp sahilde plaja gitsem, sol taraftaki melek başlayacak yazmaya:
"Helal daireden haram daireye geçti."
Adam diyor ki:
"Bahçeden bana ne, denize girmek istiyorum!" Araban varsa biner, ıssız bir yere gider denize girersin.
"Efendim, muhafazakâr oteldeyiz. Hanımlara ayrı havuz, erkeklere ayrı deniz..."
Şuurlu muyuz, haramdan korkuyor muyuz? Öyleyse ilmihalde hanımlar hanımların arasında, erkekler erkeklerin arasında nasıl giyinmeli, bahsi yeniden okunabilir.
Velhasılı...
Uçağa binmek zevkli, gökte uçmak güzel, meşrubat ve yemekler şahane. Buraya kadar iyi...
Fakat nereye gidiyoruz? Önemli olan bu...

Ben dünyayı dolaşmış bir insanım. Yabancı ülkelerin imtihanı da ağır diye düşünürdüm. Şimdi Türkiye'de pek çok yerde insan kendini yabancı ülkede gibi hissediyor.

Hem tatil deyince aklımıza niye lüks oteller geliyor? Mesela bu tatilde imkânı olan Kudüs'e gidebilir. Keşke hasta olmasam da ben de gidebilsem o mübarek yerlere. Üç gün, beş gün, bir hafta kalıp gezebilsem. Mescid-i Aksa'yı ziyaret edebilsem...

Tatilde üzerimizde nefsin hâkimiyeti olmamalı... Tebdil-i mekânda ferahlık vardır amma helal dairede olursa... Yoksa sonunda ferahlık değil, maddi-manevi karanlık vardır...

Hekimoğlu İsmail

Suurlu musluman olmak lazim... Dilde degil, yurekte ve amelde yasamak lazim...

Beraat duasi ve namazi... Kandiliniz mubarek olsun...  

Posted by Tespih Taneleri... in




Ebü'l-Hasan-ı Harakânî  buyurdular ki:

 "Nîmetlerin en iyisi, çalışarak kazanılanıdır.

Arkadaşların en iyisi, Allah'ı hatırlatandır.

Kalblerin en nurlusu, içinde mal sevgisi olmayandır."

Kandiliniz Mubarek Olsun...

Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:

—“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:

—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.

—“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:

—“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin,devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.
Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi:

"Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor:

"Ne mutlu bu gece rüku edenlere".

İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:

"Bu gece secde edenlere ne mutlu".

Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu:

 "Bu gece dua edenlere ne mutlu."

Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu:

"Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu".

Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu:

"Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu."

Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu:

 "Bu gece Müslümanlara ne mutlu.

"Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:

 "Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum:

"Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: "Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder."

Beraat Duası Ne Namazi

“Bismillahirrahmanirrahim
Allahümme ya zel menni ve la yemunnu aleyhi. Ya zel celali vel ikram. Ya zet tavli vel inam. La ilahe illa ente zahrellacine ve carel müstecirine ve emanel haifin. Allahümme in künte ketebteni ındeke fi ümmil kitabi şekıyyen ev mahrumen ev matruden ev mugatteran aleyye firrızgı femhullahümme bi fadlıke şegaveti ve hırmani ve tardi ve ıgtara rızgı ve esbitni ındeke fi ümmil kitabi seıden ve merzukan ve muvaffagan lil hayrati feinneke gulte ve gavluke’l haggu fi kitabike’l münzeli ala lisani nebiyyike’l mürsel. Yemhullahu ma yeşau ve yüsbitü ve ındehu ümmü’l kitab. İlahi bi’tecelliyyil azami fi leyletin’nısfi min şa’bane’l mükerremi’lleti (fiha yüfragu küllü emrin hâkim)ve yübremü en tekşife anna minel bela i ma na’lemu ve ma la na’lemu ve ma ente bihi a’lemu inneke ente’l eazzul Ekrem. Ve sallalalhu ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve evladihi ve ezvacihi ve sellem.”


Beraat Gecesi’nde Akşam namazından sonra,3 tane Yasin-i Şerif okunacaktır. Her Yasin okunduktan sonra,1 kere yukarıdaki Berat duası okunacaktır.

1.okuyuşta Cenab-ı Hak’tan hayırlı ve uzun ömür talep; kaza ve beladan emin olmak niyetiyle,
2. okuyuşta, bol ve helal rızık temenni niyetiyle,
3. de, son nefesinde hüsn-i hatime yani iman ile göçmek niyetiyle, okunacaktır.

Beraat Gecesi’nde en az 12 rekât en fazla 100 rekât “Hayr Namaz’ı”  kılınır. Her 2 rekâtta bir selam verilir. Her rekâtta, Fatiha’dan sonra en az 10 kere İhlâs Suresi okunur.
Her rekâtta 100 İhlâs- Şerif okumak suretiyle 10 rekâtta kılınabilir.
Namazdan sonra:

14 kere İstiğfar

14 kere Salâvatı şerife

14 kere (besmeleyle) Fatiha Suresi

14 kere (besmeleyle) Ayetel Kürsi

14 kere (besmeleyle) Tevbe suresinin son iki ayeti Kur’an-ı Kerim, Sayfa: 208

14 kere [Yasin, Yasin] dedikten sonra 1 Yasin Suresi (Yasin-i Şerif’de 7 zahiri,7 batıni MÜBİN vardır. Böylece o da 14 olur.)

14 kere (besmeleyle) İhlas Suresi

14 kere (besmeleyle) Felak Suresi

14 kere (besmeleyle) Nas Suresi

14 kere Subhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illalahu vallahu ekber.Vela havle vela kuvvete illa billahi’l –aliyyi’l-aziym

14 kere Salavatı Şerife (Salatı Münciye okumak efdaldir) okunur. Bunlardan sonra dua yapılır.
Kaynaklar: “İslam İlmihali “M. Asım Köksal
“Mübarek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen Dua ve İbadetler”
“ Dualar ve Zikirler” Mahmud Sami Ramazanoğlu

Giydirmiyor Soyuyorlar !  

Posted by Tespih Taneleri... in





Geçen hafta bir tunik almak için tesettür mağazalarından birine girdim. İşin doğrusu başörtülü arkadaşlarımın giydiği tunikleri çok beğendiğim için en iyisi tesettür mağazalarına bakayım dedim.Tesettür markalarından en ünlü olann mağazasına girdim önce.

Gayet şık giyinmiş tesettürlü satış danışmanları oldukça kibardı. Diğer mağazarlardaki satış danışmanları ile karşılaştırınca, insanın kendini rahat hissedeceği güleryüzlülükle karşılıyorlar insanı.
Ben de meramımı tabi ki kibar bir dille anlattım. Satış danışmanı hanımefendi beni tuniklerin olduğu bölüme götürdü. Oldukça şıktı tunikler. Tabi fiyatlarına bakmadım. Denedim bir tanesini ve beğendikten sonra fiyatına bakmak geldi aklıma.
Ve ne olduysa ondan sonra oldu.
O da ne? Sıradan bir kumaşa sahip ve hiç el işçiliği de olmayan bir tunik tam 180 liraydı.
Tabi ki çok şaşırdım. Diğer kıyafetlere de bir bakayım derken gördüğüm fiyatlar beni ciddi anlamda şoka uğrattı. Kendimi bir an Amerika’nın en ünlü ve sırf marka ürün satan mağazalarından birinde hissettim.
Zira; sıradan bir etek 170, sıradan bir bluz 90, sıradan bir elbise 200, sıradan bir tunik 180 lira civarında idi.Ve tam da o sırada mağazada yanımdan geçen iki tane başörtülü kızın konuşmasına şahit oldum. Kızlar "Örtülü olmayan biri 50 liraya giyinirken biz 200 liraya giyiniyoruz" diye sitem ediyorlardı.

İşin ilginç yanı bu mağazalara talep oldukça fazla. Başörtülü arkadaşlarımdan biri ile bu konuyu konuştuğumda “Maalesef Meryemciğim, mağazada yakınan kızlar çok haklı. İnancımıza binaen giydiğimiz kıyafetlerde bile, tüccarların tezgahına denk geliyoruz.


Biz, başörtülü olmayan hemcinslerimize göre oldukça pahalı giyiniyoruz.  Maddi olanaklara sahip insanlar bu mağazalardan giyinebiliyor ama olmayanlar çarşı-pazar ne bulurlarsa alternatif çözüm üretiyorlar kendilerine” dedi.

Konuyu biraz daha araştırınca daha ilginç şeyler de duydum. Mesela muhafazakarların tercih ettiği tatil köyü ve oteller de, tesettür mağazaları gibi “tekel” olmanın verdiği özgüvenle(!) fiyatlarını çok yüksek tutuyormuş.Aslında piyasa, bu konuda uyanmış.

Tesettür mağazalarındaki koleksiyonların şehirlileşemeyen çizgilerinden ve fiyatlarından yakınmalar arttıkça daha önce kreasyonlarında tesettüre yer vermeyen bir çok marka da tesettürlü müşterileri için koleksiyonlar hazırlamaya başlamış.Daha önce tesettürü tekeline alan mağazalara macbur olan insanlar da şimdi diğer mağazalardaki tesettüre uygun ve uygun fiyatlı kıyafetleri tercih etmeye başlamış.

Bunun yanısıra ünlü tesettür markalarının yıllardır, janjanlı, arabesk, frapan giysilerle sözde tesettürün sadeliğine “canlılık” katan çizgileri de başörtülüleri epey bunaltmış durumda. Birçoklarının çizgilerinin zaten tesettüre çok da uygun olmadığını söyleyenler de var.
Bu mağazaların yöneticilerinden birinin konuştuğu gazeteye, büyük marka oldukları ve defileler tertipledikleri için fiyatlarına marka değerini de eklediklerini söylediğini anımsadım.

Açıkçası bu mağazalara sormak lazım: Kumaşın ve el işçiliğinin pahalılığı anlaşılır ama ama sıradan bir buluzu bile sırf marka diye bir tesettür mağazası nasıl bu denli yüksek fiyata satabilir?
İnançları doğrultusunda giyinmek isteyen insanların, tesettür markalarınca resmen soyulması, büyük bir sömürü bence…


Meryem Gayberi

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz