Kalbi Olanın Hüznü de Vardır...  

Posted by Tespih Taneleri... in





Sokaktayım ve yürüyorum..


Yürüdükçe arka adımda bırakıyorum unutmaya yeltendiklerimi.


Yürüyorum ve bir bir terkediyorum yitirmeye niyetlendiklerimi.


Kaçmıyorum Korkmuyorum Kırmaktan da çekinmiyorum.


Önüme bakıyorum ve yürüyorum..


Yere dönük kafamı kaldırıyorum semaya.


Bir nida işitmek istiyor benliğim


" İyisin kulum İyi olacaksın Dağın büyük. Yeterki korkma"


" Diren ey gönlüm karanlıklara.. "


Sokaktayım ve yürüyorum..


Yürüdükçe sonbahara vurgun gönlümdekileri arkamda bırakıyorum.


Kafamı kaldırıyorum ve dilimi şükürle buluşturuyorum.


Ne mutlu ki diyorum gülümseyebilmeyi biliyorum.


Yaramı da seviyorum...


"Yarayı açan değil açtırana hamd olsun" diyorum.


Sıkıntılarım beni güçlü kılıyor.


O halde yorulmak yok yola devam diyorum.


Ellerimi semaya kaldırıyorum..


Diz çöküyorum..


Gözyaşlarımı avucuma saklıyorum..


Kalbimin kanayan yanını diğer yanıma emanet ediyorum


Ve şükrediyorum..


Hala dik duracak kadar güvenim olduğu için...


Ağzımdan son bir cümle dökülüyor..


" Kalbi Olanın Hüznü de Vardır.. "

Yokuşun Dibi...  

Posted by Tespih Taneleri... in




Naklederler ki, adamın biri Ebu Yakub İshak Nehrecurî k.s. hazretlerine gelerek,

– Namaz kılıyorum, ancak kıldığım namazın hazzını, tadını gönlümde bulamıyorum, der.

O da şu cevabı verir:

– Gönül Rabbini sadece namazda talep ederse elbette tat bulmaz. Nitekim meşhur bir söz vardır: “Merkebe yokuşun dibinde arpa verirsen, yokuşu çıkamaz!”

Tezkîretü’l-Evliyâ

En cok sikildigim konulardan bir tanesi daha... Namazda husu... Teslimiyeti hissetmek... Bunun icin gunlerce ve hep secdede dua ettigimi bilirim... Lakin neticede de anladim ki,  hakkaten kalbin gun icinde her an O'nunla birlikte olmazsa bu mumkun olmuyor iste... Bir vakit namazi defalarca kilardim, namazda ki lezzeti yakalayabilmek icin... Bunu saglamanin tek yolu, bol bol sohbet dinleyip ruhu beslemek zira sevgi muhabbetten dogar ve can-i yurekten dua etmek... Fatih Sultan misali yani ; Her vakit sanki Kabe'deymis gibi  hayal ederek baslarmis namaza... Rabb'im bizlerede boyle firaset , namazda husu ve tam teslimiyyet nasip etsin insallah... Sevgiler

Her Zaman Ki Halimiz Iste !  

Posted by Tespih Taneleri... in




Cuma günü ezan okunmasına 3-5 dakika vardı.Vaiz efendi, camide gayretli gayretli anlatıyordu:“Cemaat! Defalarca söyledim.Ama, aynı hataların yapıldığını görüyorum.Şimdi tekrar söylüyorum.Lütfen saflarımızı düzgün ve sık tutalım.Birimiz ileride, diğerimiz geride durmasın.Aralarda boşluk bırakmayalım.Öndeki saf tamamlanmadan arkada saf oluşturmayalım.Safa geçerken herkes birbirine bakıp ikramda bulunmasın.Siz sevabınızı niye başkalarına veriyorsunuz ki!? Daima öne doğru ilerleyelim ve ilk gördüğümüz boşluğu dolduralım.Özellikle cep telefonlarımızı lütfen kapatalım.Hiç olmazsa sessiz konuma alalım.Namaza gecikmeli başlamayalım.İmamın tekbirine yetişip sevabı kaçırmayalım…”

Henüz ezan okunmadığını fırsat bilmiş olacak ki, Vaiz efendi ikazlarını sıralamaya devam ediyordu:“Kaç defa söyledim; abdest alınırken selam verilmez diye.Selamı bırakın, bir de konuşuyorsunuz!Ezan okunurken konuşulmaz, susun veya ezana eşlik edin.Kur’an okunurken konuşulmaz, Allah Kelamıdır, dinleyin.Kürsüde vaiz, hutbede hatip konuşurken sükut edilir.Camide dedi-kodu yapılmaz, burası ibadethanedir.Vakit müsaitse, iki rekat tahiyyetül-mescit namazı kılın.

Kur’an okuyun, tesbih çekin!Günahlarınıza tevbe edin, Allah’ı anın!Hamdedin, şükredin, zikredin!Boşa vakit geçirmeyin!...”Derken ezan okunmaya başladı, Vazi efendi “dediklerimi unutmayın” deyip kısa bir dua yaparak “fatiha” çekip kürsüden indi.“Dur bakalım” dedim, “Vaiz efendinin söylediklerini cemaat ne ölçüde yerine getirecek!”Etrafı dikkatlice süzmeye başladım.Salavatla birlikte herkes ayağa kalkıp sağa sola bakınmaya, oyalanmaya başladı.İlk fire verilmişti.Anlaşılan bunlar vaiz efendiye kulak vermemişlerdi.Kim bilir, o konuşuyorken hangi dünyalarda geziniyorlardı.Cemaatin pek çoğu bulunduğu yerde sünnet namazına başlamıştı bile.

Müezzin kamete başlayınca yeniden gözlerim cemaate çevrildi.Neredeyse kamet bitmek üzere idi, ama hâlâ cemaat saf düzeninde değildi.Sağa sola bakınmalar, ön safların kenarlarını boş bırakmalar, düzensiz duruşlar…Demek ki, Vaiz efendinin konuşmaları yine havada kalmış, kulaklara hiç yansımamıştı.Oysa “Kad-kametis-salatü” nidası ile birlikte “tekbir” alınıp namaza başlanmış olması gerekiyordu.Zaten bunun manası “Namaz artık başlamıştır” demekti.Kamet bitti, bu kez İmam efendinin ikazları başladı:“Safları düz ve sık tutunuz, cep telefonlarınızı kapatınız!”Artık rutin hale gelmişti bu hatırlatmalar!Cemaatten bazıları, sanki hoca efendiye bakarken: “hadi hoca oyalanma, çabuk kıldır da gidelim” der gibiydiler.İmam, saf kontrolü yapmadan ve de arkasına bakmadan tekbir aldı.

Ve namaz başladı. Fakat, o da ne? Daha birinci rekatta, müzikli bir telefon çalmaya başlamasın mı?Üstelik defalarca.Telefonu susturmayı beceremeyen bu adam, belki de namazım bozulur korkusuna kapılmıştı. Ama, onlarca kişinin namazının bozulmasına sebep olduğunu bilmiyordu.Çünkü, cemaatten bazıları bu duruma sinirlenip kendilerini tutamamış, seslice homurdanarak bir şeyler söylemeye başlamışlardı…Cemaati oluşturan Müslümanların bu hali; camiye, cemaate, imama ve ibadete ne kadar değer verdiklerinin de bir göstergesi oluyordu. Müslümanlar olarak halimiz buydu.

Bir zamanlar, hocaların sözü mutlak tutulur, gittiği yol dikkatlice izlenirdi.Sonraları, “hocaların sözünü tut ama gittiği yoldan gitme” denmeye başladı.Şimdi ise, hocaların ne sözü tutuluyor, ne de gittiği yoldan gidiliyor!Kabahat kimde dersiniz?Bence, hocalar da cemaat da bu ciddi problemin çözümü için “ıslah-ı nefs” etmeli, Müslümanlar olarak hepimiz, hayatımızı İslam’a göre yeniden gözden geçirmeliyiz

M. Emin Parlaktürk

Gönenli Mehmet Efendi  

Posted by Tespih Taneleri... in


Gönüllere gönenen, gönendiği gönülleri de ışığa, huzura ve güvene kavuşturan Gönenli Mehmet Efendi, yani Hatem’ül Evliya Reis-ül Kurra Mehmet Öğütçü hocamız, 1903 yılında Balıkesir’in Gönen İlçesi’nde dünyaya gelir. 2 Ocak 1991 yılında da İstanbul’da rahmeti rahmana kavuşur.

Gönenli Mehmet Efendi Hz.leri; “insanlığa hizmetin İslam’a hizmet olduğuna” inanan büyük âlimlerimizdendir.

Hayatını Kur’an hizmetine ve insanlığın felahına harcayan Gönenli Mehmet Efendi Hz.leri, ilköğrenimini tamamladıktan sonra 1920’li yıllarda İstanbul’a gelerek, Fatih Camii dersiamlarından Serezli Ahmet Şükrü Efendi’den ders alır.

Hıfzını ve “Tashihi Huruf” derslerini tamamlayarak, kıraat ilmini de yine aynı hocasından okur ve 1925 yılında icazetini alıp, kendisini insana ve İslam’a vakfeder.“Sabır, Sadakat, Samimiyet ve Sevgi,” onun vazgeçilmez düsturlarındandır. Riyasız ve gösterişsiz hizmetlerini, fedakârlığı ve cömertliği ile süslemiştir.İnsanın “eğitilerek ehlileşeceğine” inanan Gönenli Mehmet Efendi, her canlının dünya göçünü yaşayacağını söyleyerek, göç edecekleri uyarma vazifesini hep yapmıştır.

Tatlı dili ve güler yüzüyle şu uyarılarda bulunmuştur.

“Ahireti kaybetmekten korkmalıyız. İnsanlar hastanelere acılardan, belalardan kurtulmak için varını yoğunu veriyor. Asıl, ahiret için varımızı yoğumuzu vermeliyiz.”

“Azıcık bir rüyada (Cenneti) gösterdiler gibi oldu da bütün dünyadan soğudum. Bütün dünyayı bile bana verseler yan bile bakmak istemiyorum. Çok şükür Elhamdülillah.”

“İnsanın Hak katında derecesi arttıkça, insanlara merhameti de artar.”

“Dinimizde ölçü: Kendin için istediğini başkasına da isteyeceksin. Kendin için istemediğini başkasına da istemeyeceksin.”

“Nasıl ki boş vakit bulunca, telefonla oğlunu, kızını, ahbabını ararsın. Rabbini de her vakit ara.”

“Bir insan yaptığı kötülüğü bile saklayacak. Söylemeyecek. Kötü örnek olmayacak.”

“Mü’min insanların çoğu sıkıntıda olur. ‘Dünyada rahat edemedim,’ deme. Olacak olur. Mü’minlere dert uyarmak için gelir.”

Boş durmayın! Zamanınızı sizi Rabbinize yakın edecek işlere harcayın. İnsan öfkelendiği zaman ya abdest almalı, ya namaz kılmalı, ya da Allahu Ekber demeli.”

“İnsanları namazından, Kur’an-ı’ndan alıkoyan insanlar ne kötüdür. Bir insanın namazı kabul oluyorsa ahlakı güzelleşirmiş.”

“Senin etrafında, sana çile çektirenleri, Allah (c.c.) sana, dünyada çile çeksin de, ahirette azap görmesin diye veriyor.”

“Kimseye kusur bulma. Herkes layık olduğu yere gönderilecek, layık olduğunu bulacak. Her nefis ölümü tadacaktır. Ancak herkes ayrı ayrı tatlarla tadacaktır.”

Kâbe sevgisi, insanın içinden gelir. Kâbe’ye parası olan değil, aşkı olan gider. Rabbi aşkı olana yardım eder.”

“İyilik yap, iyilikle düşmanı kendine dost eyle. Acı söyleyene tatlı söylemek için dünyaya geldik.”

“Hak yolunda harcadığın nefeslere göre derecen olacak. Kul hakkı çok geniştir, hiç tanımadığın bir kimseye dudak büksen, hesabı sorulacaktır.”

Allah rahmet eylesin. El Fatiha.

Yaralidir Su Gonlum Eyy Sevgili !  

Posted by Tespih Taneleri... in




Gül yüzünün açtığı lalezarda, bir solgun laledir yaralı gönlüm…


Hiç göremediğim o cemali, anlatılanların ötesinde bilemedim Efendim…

Her Koyun Kendi Bacagindan mi Asilir?  

Posted by Tespih Taneleri... in



Behlül Dana Hazretleri'ni halk, Harun Reşit'e şikayet eder:

Her şeyimize karışıyor, bize huzursuzluk veriyor, diye. Harun Reşit, Behlül'ü yanına çağırtır. Halkın mesajını iletir ve:

"Hiç kimseye karışma, her koyun kendi bacağından asılır." diye nasihat(!) eder.

Behlül Hazretleri'nin hareket noktası imanıdır. Kötülükleri engellemenin yolunun, bu yanlış değer yargısını değiştirmekten geçtiğini bildiği için ne yapacağını da çok iyi bilir. Eve gider, dört tane koyun keser ve koyunları bacaklarından, mahallenin ortasında bulunan evinin avlusunun dört köşesine, birer tane asar.Herkes ilk anda umursamaz ama birkaç gün geçince yine Harun Reşit'e şikayete giderler, kokudan duramıyoruz diye.
Harun Reşit anlar anlayacağını:

Sizin işlediğiniz günahların kokusunu herkes çekmek zorunda kalıyor da siz neden kendi bacağından asılan koyunların kokusundan rahatsız oluyorsunuz? Rahatsız oluyorsanız bir daha günah işlemeyin, der.

Bu dünyada durum böyle. Koyunlar kendi bacaklarından asılsa da insanlar kendi bacaklarından asılamıyor.Ama ahiret için aynı şartlar geçerli değil. Orada koyunlar asılacak mı bilmiyorum ama mahşer günü insanların kendi bacaklarından asılacakları kesin.

Neyi unuttuğunu unutan cana...  

Posted by Tespih Taneleri... in





… O hâlde (ondan yüz çevirip) nereye gidiyorsunuz? Bu (mesaj), bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. [Tekvîr, 26,27]


Hakka yönel azm ile yâr ola gel

Bir nefes şol bezm ile yâr ola gel

Bildiğini hep unut yârin öğüdün tut

Budur sana bir öğüt yâr ola gel

Nûr-i âlemsin bugün hem dahi mahbûb-ı Hüdâ

Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüda

Gitmesin nam-ı şerîfin bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme davâdır cân bulur andan safâ.

Umaram her bir adın başka şefâat eyleye

Ahmed ü Mahmûd Ebü'l-Kaasım Muhammed Mustafâ.

Bu Muhibbî tevbe eyler tevbesin eyle kabûl

Fitne-i şeytândan sakla anı Yâ Rabbenâ.

Işığı Yanan Evler...  

Posted by Tespih Taneleri... in



"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:

"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

Hacıanne:

"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

Merak ettim, tekrar sordum:

"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"

Hacıanne:

"Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda,ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin,trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu:

"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları!

Neredesiniz?

Gündüz Geceye Muhtaç, Bana da Sen Lazımsın!  

Posted by Tespih Taneleri... in





Kimi vicdana dokundu, kimi cism ü câna
Zevk namıyla ne yaptımsa pişman oldum

Mademki alemde her şey zıddıyla bilinir. Bu unutuş "İki yanın arasındaki en şiddetli ve acımasız düşmanın olan" nefsindendir. Evet nefis var. Ama hangi nefs? Elbetteki nefs-i emmare, yanî kötülüğü emreden, kötülüğe sevkeden nefis... Bu nefis ki tüm kötü meyillerin, arzuların, şehevî isteklerin insanın safvetini kirleten tutkuların, geçici hedeflerin, mutlak iyi ve mutlak güzele karşı beslenen düşmanlıkların, ihanetlerin kaynağını… Evet, nefis var, şeytan ve düşman var. Var ki bir lüzumu var:

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

Ve ayrılık var alemde, bütün üzüntülerin kaynağı. Var ki bir lüzumu var. Hani ruhun Elest Meclisi'nde bir yemini vardı? Ruha ten kafesine girip tabiat kayıtlarıyla bağlanması emrolunduğu zaman denmişti ki:

"Ayrılık şarabını iç ki benden uzaklaşmanın hicranı içinde, bana kavuşmanın benimle olmanın lezzetini anlaman mümkün olsun. Hemen ten kafesine gir ki kalbinin parlak aynasında, sonsuz güzelliğin aksini görmek saadetine eresin. Gideceğin yolda eğer nefsinin hilelerinden korkar, zorluk çeker, tehlikeye düşersen bil ki benim ilahî yardımın seni koruyacaktır."

Ey Allah'ım, bize böyle buyurmuştun. Biz seni sevelim, senin güzelliğinin hasretini çekelim ve yine sana dönelim diye kendinden uzaklara yollamıştın. Biz uzaktayız sandık eyvah aldandık…:( Bize müjdelerin büyüktü. Gerçi sana dönmemiz için bizim de ahd û peymânımızı yerine getirmemiz, sözümüzden dönmememiz lazımdı.

Seninle yaşadığını unutan nicelerimiz bu ahdi unuttuk. Geçici dünya heveslerine daldık, perdelerin ardında kaldık. Şu da var ki biz, senin vermeye lüzum gördüğün cefâ ile de mesut ve bahtiyarız. Ah cefâdan şikayet ne abes. Biz belâ ile cefâyı sâfa bilen ruhlarız. Asıl belâyı, belâya neden düçâr olduğunu bilmemek, belâyı verenden gafil olmak biliriz.

Yârin cefâsı cümle vefâdır cefâ değil
Yâri cefa kılur diyen ehl-i vefâ değil

Kıyamet gününde insan şu üç yerde hiç kimseyi hatırlayamaz...  

Posted by Tespih Taneleri... in



Hz. Aişe validemiz -Allah ondan razı olsun- şöyle anlatmıştır:

Bir gün cehennemi düşünerek ağladım. Benim ağlıyor olduğumu gören Hz. Peygamber(sav) :

"Ey Aişe! Niçin ağlıyorsun?" diye sordu."Ey Allah'ın Resulü! Cehennemi düşündüm de onun için ağlıyorum. Acaba siz kıyamet gününde aile efradınızı hatırlayacak mısınız?" dedim.

Bu sorum üzerine Allah Resulü şöyle söyledi:

 "Kıyamet gününde insan şu üç yerde hiç kimseyi hatırlayamaz: Birincisi; kişi, mizanın (terazinin) başında tartısının hafif ya da ağır oluşunu öğreninceye kadar hiç kimseyi hatırlamaz. İkincisi kitaplar verilirken "Geliniz, kitabınızı okuyunuz!" denildiğinde sağından veya solundan ya da arkasından mı verileceğini öğrenmedikçe hiç kimseyi hatırlayamaz. Üçüncüsü ise cehennemin iki yakası arasında birçok çengelleri ve dikenleri bulunan köprü kurulduğunda ve Allah kullarından dilediğini burada alıkoyduğunda kişi kurtulup kurtulamadığını öğrenemedikçe ne aile efradından ve ne de başkalarından hiç kimseyi hatırlayamaz." [Hâkim]

Hayirli Cuma'lar...

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz