Ah Edeb !  

Posted by Tespih Taneleri... in ,

     


                                            Kendini sevdirmek istersen bütün ihvanına 


                                            Dikkat eyle meclisin âdâbına, erkânına


                                            Ekşi çehreyle oturma, verme sıklet bezme sen.


                                            Tatlı dilli ol, güler yüz göster, olma dilşiken


                                            Sözlerin olsun zarîfâne fakat çok söyleme


                                            Söz güherdir kadrini bil, boş yere sarfeyleme

                                            Anlatırken parmağınla dürtme halkı elhazer


                                            Zor ile dinletme kendin, olma gayre derdiser


                                            Bahse katma kendine ait ise bir iş hele

                                            Sözde ısrar ü inat etme çıkarma velvele
                     

                                            Olsa da gâhî lâtife pek latif olmak gerek


                                           Hasılı mecliste bir âdem zarîf olmak gerek


                                           Tıflu bedhular gibi burnun karıştırma sakın


                                           Senden ikrah etmesin huzzâr âdabın takın


                                           Ellerinle oynama, çatlatma sen parmakların


                                           Böyledir de’bü edeb tenhâda kes tırnakların

                                          El yanında kurcalar mı dişlerini bir nikhu


                                          Sümkürüp aksırma ol ihvan içinde rûberû

                                          Gizli gizli söyleşüp îmâ, işâret eylemez


                                          Kendi temkinini bilen izhâru hiffet eylemez


                                          Sen mülâkî olduğun senden büyükse hürmet et


                                          Lâubâlî olma, bak senden küçükse şefkat et.


                                         Yok yere şâyânı nefret etme, sevdir kendini


                                         Nûr-u aynım dinle Sâdî’nin bu nushu pendini.




                                        Muallim Sadi Bey

Sehir Biterken  

Posted by Tespih Taneleri... in


Bağlarbaşı'nda oturduğum dönemde, evde oturmaktan sıkıldıysam veya bir hava alayım diye düşünüyorsam, aklıma hiçbir şey gelmese "Üsküdar'a kadar bir uzanmak" gelirdi ilk olarak. Adeta bir refleks, otomatik bir davranış gibi Bağlarbaşı, Fıstıkağacı, Üsküdar'ı arşınlardım. Bu hatta, iç kısımlarda kalan İcadiye, Sultantepe, Bülbülderesi gibi her biri ayrı bir havada semtler yer alırdı, hala da var tabii. Sınırları nerede biter, nerede başlar tam olarak bilmeseniz de, bir yeri tarif edecek olsanız semtiyle söyleyiverirsiniz. Görünmeyen sınırlar, zihinlerde kendilerine bir karşılık bulur ve somutlaşır.

İstanbul'un her ilçesinin, her semtinin, hatta her mahallesinin bir ruhu vardı. Bunu, benim gibi yaşı 30'larda birisinin söylemesi daha da bir tuhaf oluyor adeta bir "eski zaman güzellemesi" yaparcasına. Mesela, Bağlarbaşı, mutedil bir insan gibi yer alır Üsküdar ile Kadıköy arasında. Üsküdar, tam bir nev-i şahsına münhasır bir eski zaman kişisine benzer. Boğaz'ın kenarına konuşlanmış, hayatın tam ortasında ama kendi gündemiyle meşgul, geleneği yaşamına yansıtan ve ondan kopmamaya kararlı bir portre çizer. Tok gözlüdür, mütevazıdır, sadeliğinde can bulur ihtişamı ve bilgeliği. İnsanın gözüne sokmaz, tersine fark ettirmeden sunar nimetlerini. Boğaz hattında Beykoz'a kadar uzanan birçok irili ufaklı ve tamamen kendilerine has özelliklere sahip semtleriyle gerçek İstanbul manzarasını tamamlar. Beylerbeyi, Kuzguncuk, Çengelköy, Kandilli, Kanlıca ve diğerleri bir tespih tanelerinin intizamı ve vakarıyla yer alırlar İstanbul'un en nadide yerlerinde. Patavatsız, ruhsuz, çirkin ve yeni yetme semtlerin, ilçelerin aksine tüm albenilerine rağmen efendiliklerini korurlar, hadlerini bilirler. Rant odaklı yağmacı zihniyetin kendilerine uğramaması adına için için dua ederler dalgalar döverken sahillerini.

Aynı zamanda da mazbut bir yapısı vardır Üsküdar'ın. Namaz vakti girdiyse eğer karşılıklı olarak yükselen ezan sesleri bulunduğu yere çiviler insanı. Bir sağdan, bir soldan semaya yükselen mübarek çağrı, her vakitte farklı bir makam ile çağırır insanı felaha. Sanki Üsküdar dile gelmiş de konuşur gibi gelir insana, farklı camilerden okunan ezanlar değil de Üsküdar'ın sesiymiş gibi sanki. Her şehrin, her yerin kendine ait bir sesi olsa, Üsküdar'ınki okunan ezanlar olurdu muhakkak. Modern zaman muhafazakârı gibi değildir ama Üsküdar, tersine halis, samimi, gösterişsiz ama içten, gerçek bir dindardır o. İnsanın kanının ısınması da ondandır kesin.

Kadıköy denince çeşitlilik, günümüzdeki moda tabiriyle kozmopolitlik gelir daha çok akla. Bir de dindar insanların kafasında oluşan bir önyargı olarak mabetsiz oluşu. Ancak, her ne kadar biraz daha Avrupai ve havalı olsa da Kadıköy de bir İstanbul beyefendisidir. Üsküdar'dan nasıl vazgeçemiyorsak Kadıköy de o kadar vazgeçilmezdir. İstanbul'u tamamlayan bir öğedir. Vakti zamanında gayr-ı Müslim nüfusun yoğunluklu yaşadığı bir yermiş ve halen o izlere rastlanabilir. Daha çok ahşap binalardan müteşekkil Müslüman mahallelerine nazaran daha çok taş veya beton binaların varlığı göze çarpar. (Tek tük de olsa bu eski binalara rast gelinir) Asırları kafasına takmayan bir zevk ve incelikle yapılmış binalar, yanı başlarında bitmiş ve ayrık otu gibi her tarafı kaplamış apartman kepazeliğine rağmen ayakta son anlarını yaşamaya devam ederler. Çoğu, kendi kaderlerine terk edilmiştir ve yıkılmaktan başka çıkar yolları kalmamıştır. Kimisi de, kimliği meçhul bir kundakçının eliyle kundaklanır, pis bir otoparka dönüşür. Ayakta kalanlara bir Allah'ın kulu da bakmaz olmuştur zaten, ince işçiliklerinin, detaylarının, harika endamlarının geçer akçe olduğu devirler değildir artık. Rıhtım Caddesi'nden Yeldeğirmeni'ne doğru çıkan sokaklarda rastlamak olasıdır hala onlara.

Kültür, sanatla ilgilidir Kadıköy. Belki bu sebepten biraz kendi başına buyruktur ve dışa dönüktür. Çarşısı gayet geniştir, tüm ara sokakları canlıdır, ilgi çekicidir. Her cins insana rast gelinebilen küçük bir dünyayı barındırır kendi içinde. Farklı dünyalardan insanları çeker kendisine. Üsküdar'a göre daha dünyevidir, ancak bu dünyeviliği de dozunda yaşamayı bilir. Özellikle hafta sonları tıklım tıkış insan selinin yaşandığı merkezinden Bahariye'nin yukarısına doğru yürürseniz giderek kalabalığın azaldığını fark edersiniz. Eğer ki yolunuzu Moda'ya düşürürseniz, özellikle oraya gelme niyetindekiler eşlik eder size. Doğrudur, fazlasıyla Batılı kalır Üsküdar'ın mütedeyyin hallerine göre, ancak kimse kimsenin hakkını gasp etmez, hürriyetini kısıtlamaz, tabir-i caizse "tavuğuna kışt demez" bir atmosferi vardır. Oturmasını, kalkmasını, yolsa yürümesini bilen insanlara rastlamak bile yetebilir bazen. Elbette ki, herkesin inancı, düşüncesi kendisini bağlar ve karşılıklı saygı, anlayış sınırları korunduğunda da bir arada yaşamak mümkün olacaktır.

İstanbul'un en güzel tarafı, kendine has ve birbirinden çok farklı özellikleri olan (Üsküdar ve Kadıköy örneğindeki gibi) yerlerin, aynı zamanda da insanları barındırabilmesiydi. Yeni yetme ve gecekondu zihniyetli yerleşimlerin pıtrak gibi çoğalması, insanların şehri içlerine sindirmeyi bir türlü beceremeyip saçma sapan bir "gurbet" duygusundan vazgeçmemeleri, şehrin kurallarına tabi olmak yerine kendi kurallarını(!) dayatmaları İstanbul'u bugünkü içinden çıkılamaz noktaya taşıdı. Adeta öyle bir hale geldi ki, neredeyse Boğaz'ı çekip alsanız İstanbul diye bir yerden bahsetmek mümkün olmayacak, eğer ki Bağcılar, Esenler, Sultanbeyli vs. gibi yerlerin İstanbul olmadığını ve bu gidişle de olamayacağını düşünüyorsanız. İnsanlar, kendilerine benzeyen insanların oldukları yerlere kümeleniyor ve şehir kimliğini kaybediyor. Geldiğimiz noktada, Başakşehir gibi yapay ve hiçbir ruhu, cazibesi, özelliği olmayan yerler "ideal şehir" olarak önümüze konuyor. Batılıların kalkıp da "İstanbul, Türklerin elinde mahvoldu" demesinde doğruluk payı var gibi.

Burak Kıllıoğlu

İSTANBUL’A SADAKAT TOPLANTISI , İSTANBUL’A SADAKAT GEZİSİ  

Posted by Tespih Taneleri... in



İstanbul alarm veriyor duyuyor musunuz?...



İstanbul'da S.O.S. sinyalinin duyulduğu alanlardan bazılarına daha detaylı bakmak, daha çok şey öğrenmek için İstanbul S.O.S. sizleri, 9-10 Ekim 2010 hafta sonunda iki günlük "İstanbul'a Sadakat" programına davet ediyor.

 
İSTANBUL S.O.S. BULUŞMASI


İSTANBUL’A SADAKAT TOPLANTISI


09 EKİM 2010, MSGSÜ ODİTORYUM, FINDIKLI KAMPÜSÜ

10:00: KAYIT

10:30: AÇILIŞ

Özcan Yüksek -
Güven Eken -

İstanbul SOS Sunumu


11:00 1.OTURUM: İSTANBUL'UN DÜNYA MİRAS ALANLARI (UNESCO)

Gökhan Tan – Gazeteci-Yazar, Oturum Yöneticisi

Prof.Dr.Cevat Erder – ODTÜ Mimarlık Bölümü, UNESCO Kültürel Miras Sürecinde Türkiye

Prof.Dr.Zeynep Ahunbay – İTÜ Mimarlık Bölümü, İstanbul Miras Alanları’nın Genel Durumu

Prof.Dr.Nurgün Erdin – İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Miras Alanlarında Ahşap Yapılar

12:00 Soru-Cevap Bölümü

12:15 ARA - FİLM GÖSTERİMİ

Ekümenopolis - İmre Balanlı

Zeyrek - Fatih Pınar

12:45 2.OTURUM: ULAŞIM

Gila Benmayor - Gazeteci-Yazar, Oturum Yöneticisi

Tayfun Kahraman - Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Bşk., İstanbul'da Ulaşım Projeleri ve Tarihi Yarımada

İhsan Sarı – Mimar, Lastik Tekerlekli Tüp Geçiş Projesi

Behiç Ak - Karikatürist/Yazar/Mimar, İstanbul’da Deniz Ulaşımı ve Vapurlar

13:45 Soru-Cevap Bölümü

14:00 YEMEK ARASI


14:30 FİLM GÖSTERİMİ

Tarlabaşı, Tarlabaşı - Hilmi Etikan

15:00 3.OTURUM: YENİLEME ALANLARI

Derya Nuket Özer - Sanat Tarihçisi - Sulukule Platformu, Tarihi Alanlarda Yenileme

Mücella Yapıcı - Y.Müh.Mimar -Dönüşen İstanbul

Doç.Dr.Murat Cemal Yalçıntan - MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dönüşen İstanbul’da Muhalefet Pratikleri

Erdal Aybek - Eğitmen - Tarlabaşı Derneği Eski Sözcüsü, Tarlabaşı’nda Yenileme Projesi Süreci

16:00 Soru-Cevap Bölümü

16:15 ARA - FİLM GÖSTERİMİ

Canım Sulukule - Nejla Osseiran

Fener-Balat - Fatih Pınar

16:30 4.OTURUM : YÖNETİM PLANI

Gürhan Ertür – Radyo Programcısı, Oturum Yöneticisi

Doç.Dr.İclal Dinçer - YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dünya Miras Alanı ve Yönetim Planı Kavramları

Prof.Dr.Nuran Zeren Gülersoy – İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Koruma Alanlarında Yönetim Planı Yapım ve Uygulama Süreci

Özcan Biçer – Şehir Plancısı, Alan Yönetimi Pratikleri

17:30 Soru-Cevap Bölümü

17:45 KAPANIŞ

Prof. Dr. Cevat Erder

18:00 KAPANIŞ KOKTEYLİ

10 Ekim 2010 Pazar günü ise Süleymaniye, Zeyrek ve Fener-Balat bölgelerinde "İstanbul'a Sadakat Gezileri"nin ilkini gerçekleştireceğiz. Geziye kayıt için lütfen istanbulasadakat@gmail.com adresi ile irtibata geçiniz.

İSTANBUL S.O.S. BULUŞMASI


İSTANBUL’A SADAKAT GEZİSİ


10 EKİM 2010

11:00 SOS sinyali verilerek “İstanbul’a Sadakat Gezileri”nin başlatılması.

Haliç kıyısı buluşma noktası: Cibali Kadir Has Üniversitesi önündeki park alanı.

12:30 Buluşma Noktalarında Gezilerin Başlatılması

Fener-Balat buluşma noktası: Patrikhane önü

Zeyrek buluşma noktası: SSK Unkapanı Binaları önü

Süleymaniye buluşma noktası: Saraçhane’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi önü

13:30 Yemek Molası (Çevredeki yemek imkanlarından faydalanılacaktır, dileyen yanında yiyecek getirebilir)

14:00 Gezilerin ikinci bölümü

14:40 Gezilerin sona erişi

Sevgi  

Posted by Tespih Taneleri... in

Ey Rabbim, kişinin erişebileceği en güzel makam Muhabbetullah olsa gerek..



Sen’in muhabbetine ulaştıktan sonra daha ne ister ki insan..


Rabbim, Sev bizi, Sevdir bizi, Sevindir bizi..


Ey güzel Allah’ım, gönüllerimize Kendi sevgini nakşeyle..!


Sen bizlere “sevgi” gibi bir güzel duygu vermişsin..


Belki biz bunu çok yanlış yerlerde kullandık..


Belki yüreğimizi yanlış yerlerde yaktık, sevgiye gerekli değeri veremedik..


Ama Allah’ım, biz herşeyden öte Sen’i sevdik, Habîbini sevdik, Beytini sevdik..!


Çölde açan bir siyah gül misâli, Beytullah’ı sevdik..


Sıcak demedik, güneş demedik, kalabalık demedik, yeri geldi Beytine varmak istedik, yeri geldi Beytinden ayrılmamak istedik..!


Kalbimizi dünyanın kalbine çevirip başladığımız tavaflar hiç bitmesin, dilimizden “Lebbeyk”ler hiç düşmesin istedik..


Biz bu siyah çöl gülünü önce de sevdik, ancak gördükten sonra daha çok sevdik..!


Her vuslatın bir ayrılığı olduğu gibi, her ayrılığın da bir vuslatı olur mu ki?


Kabenden ayrılırken orada bıraktığımız gözyaşları hatrına, Beytine tekrar kavuşmamız nasîbolur mu ki?


Bu dünyada, olmazsa Âhirette vuslatımız olur mu ki?


Çöl güllerinin, gonca güllerin, yediverenlerin,... ve daha nice güllerin Efendisi misâli, gül yüzlü, gül kokulu, gül ahlâklı Habîbin, yeryüzünün dikensiz tek gülü, Nebî Muhammed (s.a.v.)’i sevdik..Yeşil kubbesinin altında hâlen gül kokusu yayan, Rasûlünü(s.a.v.) sevdik..!


Biz O(s.a.v.)’nu görmeden sevdik..


Biz O(s.a.v.)’ndan asırlar sonra geldik.


Kabrinin yeşil kubbesini gördük; yeşiline ayrı, kubbesine ayrı, kokusuna ayrı, içinde yatan Gül’e ayrı âşık olduk..!


Aşkından yandık yandık kavrulduk..


Ne zaman bir gül görsek, Rasûlünü anar olduk..


Ve tekrar tekrar yanar olduk..!


Yeşil kubbenin önünden hiç ayrılmasak istedik..


Dilimizden Salevatlar hiç düşmesin istedik..!


Mescid-i Nebevî’de, Kubbet’ul Hadrâ’nın önünde döktüğümüz gözyaşları hatrına; rüyâmızda, dünyamızda, âhiretimizde güzel gözlü


Nebî’ye vuslatımız olur mu ki?


Bu kullar, Güzel Yüzlü’nün şefaatine erenler arasında olur mu ki?


Biz çöl gülünü sevdik, gülleri sevdik, güllerin Efendisini sevdik..


Peki ya gülü de sevgiyi de yaratanı..?


Hatta bizi yaratanı..?


Ey güzel Allah’ım, Cânım, Cânânım, Sultânım, Allah’ım..!


Biz Seni görmedik, görmeden sevdik, yarattıklarını gördük, yarattıklarına hayrân olduk, o hayranlıkla Sana âşık olduk..!


Belki yarattığın tüm varlıkların zikirlerini duyamadık..


Belki onlar gibi her an Seni anmadık, anamadık..


Belki kargaya “gak” diyor, ördeğe “vak” diyor dedik, onlar “Hak” diye zikir ederken..


Belki köpeğe “hav”lıyor dedik, o “Hay” diye Seni anarken..


Belki rüzgara “uğulduyor” dedik, o “Hû” diye inlerken..


Belki kalbimize dâhi “tık tık atıyor” dedik, o “Rabb Rabb” diye zikirle yaşatırken bizi..


Belki gözümüz kör, kulağımız sağır oldu..


Belki hiçbirşeyin farkına varamadık..


Her âzâmız Senin zikrinle yaşarken, biz Seni anmayı unuttuk..!


Ama Allah’ım, biz bir tek Senin kapına geldik..


Kimsenin önünde diz çökmedik..


Kimsenin önüne başımızı serip “buyur, bu beden, bu baş, bu gönül, bu âciz kul senin..!” demedik..


Bir Sana dedik..


Bir Senin önünde secde ettik..


Bir Senden yardım diledik..


Bir Sana açtık ellerimizi..


Belki Sana lâyık kul olamadık..


Ama..


Ey güzel Allah’ım, biz Seni çok sevdik.


Sen de bizi sever misin Allah’ım?


Belki Senden birşey isteyecek yüzümüz yok..


Sen yine de bizi affeyler misin, bize Rahmetini lutfeyler misin Rahmân’ım?

Cennette cemâlini gösterir misin yâ Rabbim?


Beyaz Gül

ilem Egitim Programi 2010 - 2011 & Kültür Ocağı Vakfı Seminer Programı  

Posted by Tespih Taneleri... in


Arkadaslar bu cok guzel ve donanimli bir calismadir. Mutlaka ilgilenilmesi ve uzerinde durulmasi gerektigini dusunuyorum. Egitim ve ogretim insan hayatinda hic bitmeyen bir surectir, ne katarsaniz kendiniz ya da kisiliniz adina kardir. Bu kadar degerli hocalari bir arada bir daha bulma sansiniz olmayabilir. Boyle firsatlari degerlendirmeniz umidi ile...
Sevgiler


Kültür Ocağı Vakfı Seminer Programı


Bilindiği üzere, seminerler Güz ve Bahar dönemlerinde yapılmaktadır. Bu dönem de Giriş II ve Gelişme II seminerleri yapılacaktır. Giriş I ve Gelişme I ve İhtisas seminerleri ise Güz dönemlerinde açılacaktır. Seminerlerin her bir kademesi 40 saatlik bir program üzerine bina edilmiştir. Bahar dönemi Seminerleri 6 Mart 2010 Cumartesi günü başlayacak ve 24 Nisan 2010 Cumartesi günü sona erecektir. 8 Hafta hocalar tarafından verilen seminerler, 9. Hafta 1 Mayıs 2010’da yapılacak Öğrenci Sempozyumuyla sona erecektir.

Her dönem bir ana başlık üzerine yapılan Öğrenci Sempozyumlarında bu dönem ki ana başlığımız geçtiğimiz sene vefat eden KOCAV Seminer Hocalarımızdan, Vakıf Meclisi Üyemiz Ömer Lütfi Mete. Hocamızı Şair, yazar, senarist v.s alanlar üzerinden inceleyeceğiz. Sempozyum 9 Mayıs 2010 Cumartesi günü saat 10:30’ da başlayıp saat 16:15’de sona erecektir.

İhtisas Seminerleri’nde ise uzmanlaşma esas alınmıştır. Öğrencilerin ilgi sahalarına göre yapılandırılmış olan İhtisas Seminerleri’nde çalışmalar usta-çırak münasebeti içinde yapılacaktır. Konu, süre ve çalışmanın şekli hoca ile öğrenci tarafından tespit edilecektir. İhtisas Seminerleri’ni tamamlayan öğrencilerimizin, konusunda ders verebilecek, araştırma yapabilecek şekilde yetişmeleri hedeflenmiştir.
KOCAV’ın her yıl düzenlediği bu öğrenci seminerlerinde sınıf ve kürsü usulleri takip edilmekte. Seminerlere yeni başlayan öğrenciler giriş sınıfına alınıyor. Bu kademede öğrenciye, hangi üniversitenin hangi fakültesinde okuyor olursa olsun, asgari bir genel kültür ortalaması ve birliği sağlanması adına, temel dersler veriliyor. Bu dersler içinde sanat ve kişisel gelişimle alakalı konular da yer alıyor

“Giriş” aşamasında, “Türkçe ve Türk Ruhu”, “İslam ve İnsan Psikolojisi”, “Türk Sanatı: Türk Musikisi”, “Siyasal Söylemler”, “Devlet Felsefeleri”, “Liderlik Sanatı” gibi dersler, Mehmed Niyazi, Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu, Prof. Dr. Ali Murat Daryal, Prof. Dr. Hayati Develi, Bünyamin Aksungur, Doç. Dr. Cemal Zehir gibi isimler tarafından veriliyor

“Gelişme aşaması, bu genel ve temel bilgiler üzerinde bir parça daha yoğunlaşmak gayesi ile tertip edilmiş. Gelişme dersleri, aynı zamanda İhtisas kademesinde yer alan kürsüler için de bir hazırlık teşkil ediyor. Bu aşamadaki dersler, “Coğrafyadan Vatana”, “Küreselleşme Oyunu”, “İktisadi Bakış”, “Türk Sanatı: Hat, Ebru, Tezhip”, “Osmanlı’da Modernleşme Çabaları”, “Kendini Tanıma ve Geliştirme Bilinci” gibi konulardan oluşuyor. Bu dersleri de yine, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Prof. Dr. Ali Akyıldız, Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Yrd. Doç. Yaşar Erdinç, Dr. Zülfikar Özkan ve Mustafa Özcan gibi isimler veriyor.

Kürsülere doğru

Malum çağımız ihtisaslaşma çağı… Her ne kadar genel kültür ziyadesiyle önem arz etse de, en az bir alanda uzman olmaya gayret etmek gerekiyor. KOCAV’ın “İhtisas Seminerleri”nden murat da, “Giriş” ve “Gelişme” kademelerinde ortalama bir genel kültür ve sosyal bilimlere bakış temeli verilen öğrencilerin, kendi seçecekleri bir alanda ilerlemelerini, çalışmalar yapmalarını sağlamak.

Bu minvalde, her senenin güz dönemi, İhtisas 1 sınıfı öğrencilerine öncelikle “Bilim Felsefesi ve Metodoloji” dersi gösteriliyor. Bununla birlikte, her Türk münevverinin geçmişi ile bağ kurmasının elzemliği nazar-ı dikkate alınarak, “Osmanlı Türkçesi ve Yazıları” dersleri de bu müfredata ekleniyor. Prof. Dr. Tahsin Görgün ve Prof. Dr. Zeki Arslantürk, Dr. Mustafa Hakkı Ertan ve Dr. Raşit Gündoğdu tarafından verilen bu derslerle, öğrenciler kürsü faaliyetleri için hazırlanıyorlar.

Adres: Kültür Ocağı Vakfı, Ayşe Kadın Hamamı Sokağı, No: 26, Süleymaniye/ İstanbul.

Tel.: 0212 519 9970-71

Otuz Yıllık Pişmanlık  

Posted by Tespih Taneleri... in


İmam Kuşeyrî hazretleri, meşhur velî Serî Sekatî hazretlerinin ne kadar takva sahibi ve ince ruhlu olduğunu şöyle anlatır:

“Serî Sekatî bir gün dedi ki:

– Otuz seneden beri bir elhamdülillah sözü için istiğfar ediyorum.

Kendisine;

– Bu nasıl oldu, diye sorduklarında şöyle cevap verdi:

– Bir gün Bağdat’ta benim de dükkanımın bulunduğu çarşıda yangın çıkmıştı. Yangını gören bir adamla karşılaştım.

Bana;

– Senin dükkanın kurtuldu, ona bir şey olmadı, diye müjde verdi. Bunun üzerine ben de “elhamdülillah” deyiverdim. Fakat bir an sonra, müslümanların başına gelen bir musibette onların acısını paylaşmak yerine önce kendi nefsimi düşündüğümü fark ettim. İşte bunun için o esnada söylediğim söylediğim bu söze otuz senedir nedamet duyuyorum”.



İmâm Kuşeyrî, Risâle

Sürgündeki Veli  

Posted by Tespih Taneleri... in




‘Alan lezzatı birlikten halas olur ikilikten
Niyazi kande baksa ol heman didar olur peyda’


Pir Abdulkadir Geylani'nin müjdesi
 

Gençlik yıllarında Mısır’a gidip Ezher’de zahir ilimlerine talip olduğu için kendisine Mısrî denmiş. Asıl adı Muhammed olan ve 1618’de Malatya’da dünyaya gelen Mısrî, Malatya’da bir Halveti şeyhine intisap eder. Anadolu’da dersler almaya devam eder.
Sonrasında Mısır’a ulaşır. Zahirî ilimlerle uğraşırken manevi seyr-ü sülukunu da devam ettirmek istemektedir. Fakat orada kendisine sığındığı Kadiri şeyhi, ikisinin bir arada yürümeyeceğini söyleyince büyük bir sıkıntıya duçar olur. İstihareye yatınca Şeyh Abdulkadir Geylani hazretlerinin beşaretine (müjdesine) nail olur. Ve artık Mısır’da işinin kalmadığını anlamıştır. Çünkü kendisini Kaf dağına ulaştıracak rehberin, pirin burada olmadığı kesinleşmiştir artık. Arabistan ve Anadolu yollarını aşarak İstanbul’a, oradan da Bursa’ya vasıl olur.

Uzun arayış Uşak'ta son bulur

Bursa’da namı ve şanı yücelmiş olduğu halde yine bir rüyanın izinde yollara düşer. Uşak, Niyazi Mısrî’nin yıllardır aradığı gözbebeği, kalbinin devası akıbet şeyhini bulacağı yerdir. Ümmi Sinan Elmalılı hazretleri Niyazi Mısrî’yi zorlu bir seyr-ü süluktan geçirerek pişmesine vesile olur. Dokuz yıllık bu manevi olgunlaşmadan sonra şeyhinden hilafet alır. Uşak ve Afyon’da bir süre irşad faaliyetlerine devam eden Mısrî, coşkun ve taşkın bir ırmak olarak Bursa’ya akar.

Vaazları o kadar etkilidir ki...

Vaazları, sözleri, halleri çok etkilidir. 17. yüzyıldır. Devran ve zikir meclisleri yasaklanmıştır. Fakat bir vesileyle İstanbul’a giden Niyazi Mısrî’nin Ayasofya Camii’nde verdiği bir vaaz padişah IV. Mehmet’e de çok tesir eder ve tekkeler açılıp devran ve sema meclislerine izin verilir.


Mısrî niçin sürgün edilir?


Niyazi Mısrî’nin niçin sürgünlere gönderildiği çok kesin olmamakla birlikte ulema ve yöneticiler arasında rahatsızlık meydana getirdiği aşikârdır. Padişahlar ve halk üzerindeki etkisi ve bildiklerini dosdoğru ifade etmesi, bazı ulemanın ve hatta sufiyânın O’nu çekememesi ve aleyhinde yayılan dedikodular, söylediği ledünni hakikatlerin anlaşılamaması gibi sebepler yüzünden zamanın padişahlarınca sürgüne gönderilmiştir.

Osmanlı toplumlarında farklı ses ve sözlerin cezalandırıldığı dönemler olmuştur. Bu da o dönemlerden biridir. Kıskanç, korkak, çapsız veya farklı düşünen kişilerin Niyazi Mısrî’nin cifr ve ebcede meylini bir zaaf ve sapma olarak görüp manevi derinliği olan tevillerini, hallerini ilhad ve küfür saymaları zehirli meyvelerini verir ve o derin derya bir adaya sürgüne gönderilir. Ama Niyazi şöyle dememiş miydi:

Cemali zahir olsa tez celali yakalar anı
Görürsün bir gül açılsa yanında har olur peyda

Bunlar hep cemal ve celal tecellileriydi. Birlik’e ulaşan için bunlar Umman’ın dalgalanmalarıydı. Limni bu yüzden Mısrî için yeni bir vatan oldu. Orada Mısrîyye dergâhı kuruldu ve ledün ilminden şulelerle aydınlatıldı ada halkı. O büyük sufi çok sevildi. Zorluklara ve sıkıntılara rağmen bu büyük veli de durmadı.

Hakkı seven âşıkların
Eğlencesi tevhid olur
Aşk odına yanıkların
Eğlencesi tevhid olur


Derin ve duru bir dil

Yûnus’tan sonra duru ve derin bir Türkçe’yle söylediği şiirler pek çok tarikatın zikir meclislerinde okunur oldu. Dile getirdiği yüksek hakikatler ve kaleme aldığı eserler tekkelerde, dergâhlarda ders olarak verilir oldu. Vahdet-i Vücud ekolünün bu çağlayanı İslam irfan geleneğinde hürmet ve muhabbetle yüzyıllardır yâd ediliyor.

Derdine dermen arayanlara şöyle seslenmişti:

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Bürhan aradım aslıma aslım bana bürhan imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş

Kimler anlar Niyazi’yi?

Bildiğimiz gibi Halvetiyye, riyazete ve çileye en fazla önem veren tarikatlardan biridir. Bu yüzden Niyazi Mısrî de ‘şeriatın sözleri hakikatsiz bilinmez/ hakikatın sözleri tarikatsız bulunmaz’ buyurduğu gibi, ‘ey Niyazi bu riyazet yoluna kim gittiyse/ buldular şol zevki kim buldu anı ancak havas’ da demişlerdir.

Bu yüzden seçkinlerden olan Niyazi’yi anlamak için önce şu sözüne kulak kesilmemiz gerek: ‘Zahida suret gözetme içeru gel cana bak’ İşte o zaman Mısrî’nin şu mısralarını can kulağıyla dinleme ve zevketme kıvamına erişebiliriz biz de:

Dünya ve ukbayı tamir eylemekten geçmişiz
Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi
Kahr u lütfu şey-i vahid bilmeyen çekti azap
Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi
Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bugün
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi


Mustafa Nezihi Pesen

Hatice Ile Canan  

Posted by Tespih Taneleri... in


Merhaba arkadaslar, gecen aksam canim babacigim bize yemege geldi... Uzun zamandir oturup soyle guzel bir muhabbet etmeyeli cok olmus meger... Hic bitsin istemedim... Babamin muthis bir anlatimi vardir, alir goturur bir yerlere anlatirken... Yine cok guzel bir konuya degindi.... Farkli olmak...

Canan diye bir kizdan bahsetti...Ve Hatice...Ikiside ayni okulda okuyan iki ogrenci, ikiside sekiz yasinda. Canan'in maddi durumu iyi, Hatice'nin  ise cok kotu bir durumda. Canan bir gun evde annesine, camin onundeki menekseleri sordu:

''Annecigim neden bu menekseleri hep golegeye koyuyorsun. Cicekler guneste daha guzel acmaz mi?'' dedi.

Annesi : ''Kizim bu ciceklerin farki var,  guneste degil, golgede acarlar... Digerlerinden farki olsun diye buraya koyuyorum. Farkli olmak, hem guzeldir, hem ozeldir'' demis.

Ertesi gun okulda Canan kendi dengi cocuklar yerine Hatice'nin yaninda oturmus. Ogretmeni israrla yerini degistirmek istemesine ragmen o inatla Hatice'nin yaninda oturmak istemis. Ogretmen annesinin bu duruma tepki verebilecegi dusuncesiyle Canan'in annesini okula cagirip durumu izah etmis.
Sonra annesi Canan'a evde sormus :

''Kizim neden kendi arkadaslarinda oturmuyorsun sinifta. Su pasakli kizin yaninda oturuyorsun?'' demis.

Canan : '' Annecigim senin menekselerin gibi farkli olmak istedim. Farkli olmak hem guzeldir, hem ozeldir diye kousmustuk. Hatice gibi bir kiz daha yok sinifta ben onun yaninda oturarak diger arkadaslarimdan farkli olmak istedim.'' demis.
Annesi saskinliktan hic bir sey dememis, ancak uzerine gitmektense bazi seyleri kendisinin anlamasi icin Canan'a zaman vermesi gerektigine karar vermis. Birinci donemin sonuna kadar yanyana oturmuslar fakat fazla da samimi olamamislar.
Bir gun okula yakin sirin bir koye piknik duzenlenmis. Canan diger arkadaslariyla birlikte bu piknige gitmis. Koy cevresinde kosusup oynarlarken, Canan'in dikkatini kohne bir evin penceresindeki menekseler cekmis.
'' Aaaa annemin menekselerinden..'' diye bagismis gayri ihtiyari... Eve dogru yaklasmis ve pencereden Hatice kafasini uzatmis. Canan saskinligini gizleyememis...

''Sen burda mi oturuyorsun Hatice '' demis... Hatice iceri buyur etmis sevincle arkadasini, cunku daha once hic bir arkadasi evine gelmemis. Uzun uzun anlatmaya baslamis :

'' Benim babam yok, annem yatalak felcli, sadece gecimimizi sagladigimiz su kapinin onunde ki inekten baskada bir seyimiz yok. Bir akrabamizin arasira sira gonderdigi paralarlada idare ediyoruz iste...Ben inekten her gun sut sagip satiyorum. Ihtiyaclarimizi aliyorum. Gelip anneme bakiyorum ve sonrada acele giyinip kosa kosa okula geliyorum. O yuzden bu pasakli halim, dikkatsizligim...Bu kadar bakabiliyorum iste kendime... Ama okuaycagim goreceksin, anneme daha iyi bakacagim...'' demis.

Canan, Hatice'nin anlattiklarina oyle kapilmis ki disarda annesinin onu bagira cagira aradiginin farkina bile varmamis...Neyse cok fazla uzatmayayim...
Canan annesine olan biteni anlatmis ve mutlaka babasiyla ona yardim etmeleri konusunda ikna etmis. Evlerinin yaninda bir mustemilat varmis. Onlari oraya aldirmislar, annesine bir bakici tutmuslar...Hatice ile Canan beraber temiz temiz okula gidip gelmisler. Hatice'nin  kafasini takacak hic bir seyi kalmadigindan sadece dersleriyle ilgilenmis ve yakin zamanda okulun en basarili kizi olmus...Esas simdi kaderin cilvesine  bakin :
Hatice doktor olmus ve sun an da calisiyor, canan'da ogretmenlik yapiyormus...
Ben cok etkilendim, kimsenin dis gorunusune bakipta yargilamamak lazim... Babam cok sosyal, insanlari cok sevdiginden ve herhaldede doktor oldugundan geleni gideni hic bitmez...Ve iste boyle her gelenin bir hatirasi  oldugundan onlar  babama anlatir, babamda bize... Her insan ayri bir dunya, ayri bir mutluluk ya da huzun timsali... Soyle bir bakinca neler var neler yani... Sevgiler...

Benden Hayirlisi Gelsin Insallah  

Posted by Tespih Taneleri... in


Pek tatlı bir nezaket cümlemiz vardır. Birisinin yanında bir başkasını övüyorsanız, "Senden iyi olmasın!" dersiniz! Bir kardeşimin o incelik dolu yazısını okuduğumdan beri bu iltifata itiraz ediyorum.

Kapımızın zili çaldı. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Selamlaşıp, kucaklaştık. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.
Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim “Geç oldu, bana müsaade” diyerek noktayı koydu ve kalktı. Ona eşlik ettim. Sokağın başına vardığımızda “Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah” diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla “amin” dedim. Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir dua idi. Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, “Hz. İsa Aleyhisselam'ın, Peygamber Efendimizin (asm) geleceğini müjdelediği sözmüş bu” dedi. Ne güzel dua imiş! “Tuttum bu duayı” dedim. Güldü ve “o halde hiç bırakma.” “Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah."
İsâ'ya (as) ve O'nun müjdelediği En İyi'ye (asm) hürmeten: Kalktığım koltuğa benden iyisi otursun. Sustuğum anda benden iyisi konuşmaya başlasın. Olmadığım odaları benden iyiler doldursun. Yetişemediğim yerlere benden iyiler yetişsin....

"Senden iyi olmasın!" diyen dostlarımın bu duasına, İsa Aleyhisselâmın duasına "amin" deme hatırına "amin" diyemeyeceğimi söylüyorum. Şaka yollu, "Bana beddua ediyorsun galiba!" diyorum. "Ya benden iyiler olmasa, ne ederim ben bu dünyada? Kim beni şaştığımda uyaracak? Kim beni hüzne düştüğümde teselli edecek ki... Sonra peygamberlerin kavimleriyle yaşadıkları imtihanları hatırlıyorum. O toplulukta o peygamberden iyisi yoktu! Ama nasıl acılar çekti? Ne dayanılmaz sıkıntılara göğüs gerdi?

"Benden iyi(ler) olsun elbette.. Bende peygamber yalnızlığına sabredecek iyilik yok ki!" Allahu Teala (cc)  hepimizi sabretmeyi bilen, her zaman sözleri, fiilleri ile güzel davranmayı beceren üstün kullarının zümresine dahil eylesin (amin).

Abdulkerim Karaagac

Doksan yaşındaki ihtiyar tövbe için geç kalmamış mı?  

Posted by Tespih Taneleri... in


Basra'nın velisi Hasan-ı Basri Hazretleri'ne 90'lık bir ihtiyar gelir:


-Ben tövbe ederek istikametimi düzeltmek için geldim, bana yol göster, der. Hasan Basri Hazretleri latife ile:


''Baba biraz geç kalmadın mı?' der. İhtiyarın cevabı manalı olur:


- Henüz güneş batıdan doğmadı, tövbe kapısı kapanmadı diye ümidimi kesmeden geldim, yanlış mı yaptım yoksa ümidimi kesmemekle?Heyecanlanan Hasan-ı Basri Hazretleri:


- Hayır, hayır der, ümidinizi kesmemekle yanlış yapmadınız. Gerçekten de henüz güneş batıdan doğmadı, tövbe kapısı da kapanmadı. Buyurun birlikte tövbe istiğfar edelim, belki sizin kesilmeyen ümidiniz hürmetine bizim tövbemiz de kabul olur. Birlikte oturup tövbe, istiğfar ederler.

Demek ki, hangi yaşta olursa olsun tövbeden asla ümit kesilmemeli, bulunan ilk fırsatta tövbeye koşulmalıdır. Çünkü güneş henüz batıdan doğmamış, tövbe kapısı da kapanmamıştır. Rabb'im bizlerede bu dunyadan ayrilik vakti gelmeden tevbeyi ve affedilmis olarak gocmeyi nasip etsin insallah... Hayirli Cuma'lar...

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz