ADI SÜMEYRA:RESULULLAH'I(A.S.) HER ŞEYE TERCİH EDEN KADIN  

Posted by Tespih Taneleri... in ,


Adı: Sümeyra…Orta yaşlı bir kadın. Uhud Savaşına kocası ve kardeşini yollamış. Müminler ciddi bir bozgun yaşamışlar, Rasülün öldüğü haberi yayılmış Medine'ye. Şehitler gömülüyor bir bir. Kadınlar, çocuklar eşlerini, babalarını arıyor kan gölleri arasında. Cepheye koşan Sümeyra da onlardan biri. Hikayesini şair Erdem Bayazıt'ın dizelerinden okuyalım:

Uhud'dan koşup gelen


Birkaç müslüman:


Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun


Yeryüzü efendisini kaybetti.

 Eyvahlar olsun!


Sümeyra kadın ekmek yapıyordu Elleri sakindi


Gözleri dalıp gidiyordu.


Sanki maverayı seyrediyordu.


İçinde bir mahşer kaynıyordu.


Yüreğinde Uhud dalgalanıyordu. Apansız sıçradı


Çocukların göz nuru gençlerin yürek aydınlığı


İhtiyarların dilde duası gönülde umudu


Evrenin efendisine ne olmuştu.


Ona bir hal mi olmuştu.


Sıçradı kalktı Sümeyra kadın


Başörtüsü havada dalgalanıyordu


Unlar toprağa saçıldı, küller hamura karıştı


Medine sokakları hızla kayıyordu, evler bir bir tükeniyordu


Sümeyra kadın bendinden boşanmıştı


Bağrını döğüyordu.


Sonra Uhud göründü


Sonra müminlerden bir kalabalık gördü


Koştu yanlarına erişti


-Rasulullah nerede ?


Dediler:


-Ey Sümeyra başın sağolsun


Bilmiyoruz Rasulullah nerede


Ama bu gömdüğümüz kardeşindir,


Allah katında Şehittir.


Sümeyra dedi:


Allah Rahimdir, ona bu rütbe,


Mubarek olsun ama ben Rasulullahı soruyorum.


Sümeyra seğirtti, gitti gitti


Yeniden bir topluluk gördü


Durmayıp sordu:


-Rasulullah nerede ?


Dedi Müminler:


-Bilmiyoruz ama gömdüğümüz erkeğindir


Muradına erendir


Elbisesiyle gömülendir.


Dedi Sümeyra :


-Hamd olsun, ona şehitlik kutlu olsun


Ama bir haber verin Rasulullah nerede ?


Sonra gördü Onu


-Hamd olsun


Dostlarını gördü


-Hamd olsun


Buluştular, görüştüler


Biliştiler Müminler


-Hamd olsun


Yaratana Hamd olsun


Yaratıp imtihan edene


İmtihandan geçirip zafere erdirene


Bilinçleri bileyip sabırlar verene


Rahman olana


Rahim olana


Muin olana


Hamd olsun.

Onun gibi sevebilir misiniz Rasülullahı? Yoksa çok mu abartılı buldunuz?.. Aslında Rasülullah hepimizden istiyor bu sevgiyi. İstiyor ki;imanımız tam olsun. İşte hadis:

"HİÇBİR KUL, BEN KENDİSİNE AİLE EFRADINDAN, MALINDAN VE BÜTÜN İNSANLARDAN DAHA SEVGİLİ OLMADIKÇA İMAN ETMİŞ OLMAZ."(Müslim- 62)

Allah Teala (cc) bizlere; O'na ve Rasul'une(sav) candan gonul verenlere boyle gercek sevgi ve muhabbet nasip etsin insallah...amin

Yokuşun Dibi  

Posted by Tespih Taneleri... in




Naklederler ki, adamın biri Ebu Yakub İshak Nehrecurî k.s. hazretlerine gelerek,


– Namaz kılıyorum, ancak kıldığım namazın hazzını, tadını gönlümde bulamıyorum, der.


O da şu cevabı verir:


– Gönül Rabbini sadece namazda talep ederse elbette tat bulmaz. Nitekim meşhur bir söz vardır: “Merkebe yokuşun dibinde arpa verirsen, yokuşu çıkamaz!”



Tezkîretü’l-Evliyâ

Selam Verme Adabı  

Posted by Tespih Taneleri... in


Esselamualeykum. Rahmetullahi ve Berekatuhu...
Bugun Selam konusunu acmak istiyorum arkadaslar... cunku bu konuya yeterince ozen gosterilmedigini goruyorum  ve cok uzuluyorum... Hepimiz birbirimizin mu'min kardesiyiz, karsilastigimizda Allah rizasi icin birbirimize selam vermeden gecmeyelim insallah...Selamda cok bereketler vardir... 
Kur’an-ı Kerim’de bildirildiğine göre, cennete girecek müminlere, meleklerin ilk hitabı da “Selam” şeklinde olacaktır. Söz konusu ayette şöyle buyrulmaktadır:

 “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevkedilirler. Oraya vardıklarında kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle derler:
'Size selam olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi, ebedi kalmak üzere girin buraya!” (Zümer, 73)Selamlaşma karşılıklı ön yargıları kaldıran, dostluk ilişkilerini, sevgi ve muhabbeti geliştiren ilk eylemdir. İnsani bağların ve iletişimin anahtarı olan selamlaşma, Allah’ın, biz müminlere emrettiği bir davranıştır.

“Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın, en azından verilen selamın misli ile karşılık verin! Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyla arar.” (Nisa, 86)

 Bu ayet-i kerime ile selam vermenin müminlerin birbirlerine en güzel dilek ve temennilerini sunma şekli olduğunu ve kendisine selam verilen bir kişinin o selama daha güzeliyle veya en azından aynısıyla karşılık vermesinin gerektiği bildirilmiştir.

EVİMİZE GİRERKEN DE SELAM VERMELİYİZ


İslam toplumunda dost ve ahbaplarla, arkadaş, tanıdık kısaca bütün müslümanlarla sevgi, saygı ve samimiyet duygularının geliştirilebilmesi için, karşılıklı olarak selam verip-almak gereklidir. Selam yalnızca dışarıda, sokakta, iş yerlerinde verilip-alınmaz; evde de selam verilip-alınmalıdır. Aile, yuva, insanın dertlerini unuttuğu, sevgiyi yaşadığı, paylaştığı yerdir. Dolayısıyla selam gibi mukaddes ve mübarek anlamlar taşıyan bir sözün yuvadan mahrum edilmesi elbette doğru olmaz. Peygamber Efendimiz bu konuda da, yanında büyüttüğü Enes’e (r.a) şöyle buyurmuştur:

 “Evladım ailenin yanına girdiğin zaman selam ver bu, senin ve ev halkın için bereket olur.” (Tirmizi)

Abdullah b. Amr b. el-As’ın (r.a) rivayet ettiğine göre, adamın biri Rasulullah’ın (s.a.v) yanına gelip, “Ya Rasulullah! İslam’ın hangi yönü daha hayırlıdır?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v), “Açlara, miskinlere, fakirlere yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın kimselere selam vermendir” buyurdu (Buhari).

SELAM NASIL VERİLİR?

Selam vermenin en kısa şekli “es-Selamu aleyküm (Sizlere selam olsun)” şeklinde, çoğul halde söylemektir. Selam verilen, tek bir kişi olsa bile bu şekilde selam vermek en güzel olanıdır. Bu şekilde selam verildiği takdirde selamı alacak olan kişi, “Ve aleyküm selam” der ya da “Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü” şeklinde sonuna dua cümleleri ekleyebilir. Faziletli olan verilen selama dua cümleleri ekleyerek karşılık vermektir.

İmran b. Husayn’dan (r.a) rivayet ediliyor:

 “Adamın biri Rasulullah’ın (s.a.v)  yanına geldi ve, ‘es-Selamu aleyküm’ diye selam verdi. Adamın verdiği selam alındı, adam bir yer bulup oturdu. Rasul-i Ekrem (s.a.v), ‘On (sevap kazandı)!’ buyurdu. Biraz sonra bir başka adam geldi ve ‘es-Selamu aleyküm ve rahmetullahi’ diyerek selam verdi. Bu adamın da selamı alındı ve adam kendisi için bir yer bulup oturdu. Rasul-i Ekrem (s.a.v), ‘Yirmi (sevap kazandı)!’ buyurdu. Biraz sonra da bir başka adam geldi ve ‘es-Selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü’ diyerek selam verdi. Onun da selamı alındı, adam yerine oturdu. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem (s.a.v) ‘Otuz (sevap kazandı)!’ buyurdu.” (Tirmizi)
Bu kadar kolay kazanilan sevaplardan mahrum kalmayalim insallah...

SÜNNET ÜZERE SELAM VERMENİN ŞEKLİ
Sünnet üzere selam vermiş olabilmek için, sesin yükseltilip öyle selam verilmiş olması gerekir. Yani selam verilen kişi bu selamı duyabilmelidir. Eğer selamı duyamazsa, o kişiye selam verilmiş sayılmaz. Ayrıca verilen bir selama da hemen karşılık verilmesi gerekir. Eğer selama karşılık verilmez de sonraya bırakılırsa, selama cevap vermiş sayılmaz. Bu sebeple de günahkar olunur.



Rasulullah Efendimiz (s.a.v) el ve kolla işaret ederek selam vermenin müminin selam veriş şekli olamayacağını, müminin “es-Selamu aleyküm” diyerek selam vermesi gerektiğini bildirmiştir (Tirmizi). Ancak uzakta olan kişilere, selam verdiğini ifade etmek üzere hem dil hem de elle işaret ederek selam vermenin bir mahzuru yoktur.

Selam vermek müekked bir sünnettir. Verilen bir selama karşılık yani cevap vermeye gelince, eğer mecliste sadece kendisi varsa, ondan başka kimsenin cevap veremeyeceği apaçık ortadadır. Onun selamı alması farz-ı ayındır. Eğer mecliste birkaç kişi varsa, selama cevap vermek farz-ı kifaye olur. Onlardan biri selama karşılık verdiği zaman diğerlerinin üzerinden bu sorumluluk düşer. Eğer hiçbirisi selamı almazsa hepsi günahkar olur. Verilen selama hepsi birden karşılık verirse, elbette bu en güzeli ve en faziletlisidir.


Selam verirken veya alırken, eğilmek doğru değildir. Selam verildiği takdirde alamayacak durumda olanlara ise, selam vermek doğru değildir. Mesela,
 namaz kılanlara, Kur’an-ı Kerîm okuyanlara, hutbe dinleyenlere, ilimle meşgul olanlara, dua edenlere, yemek yiyenlere, selam verilmez. Dolayısıyla bu durumda iken verilen selamı almamanın bir sorumluluğu yoktur.

KADINLARLA SELAMLAŞMA
 

Selam alıp vermek kadın erkek bütün müminler içindir. Günümüzdeki teamül ise selam alıp vermenin sadece erkeklerin yapabilecekleri bir davranış olduğudur ki bu yanlıştır. Mümin bir kadının mümin bir kadına selam vermesi, erkeğin erkeğe selam vermesi gibidir. Kadın ve erkek karşı karşıya geldiklerinde; eğer kadın, kişinin hanımı veya mahrem yakınlarından (evlenemeyeceği akrabalarından) birisi ise, kadına selam verebilir. Bunlardan hangisi selama başlarsa başlasın fark etmez; diğerinin onun selamını alması farzdır.


İslamiyet kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslam’da insanın safiyet ve vakarının muhafazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için düşünülmüştür. Bu sebeple birbirlerine yabancı erkek ve kadının, karşılaştıkları zaman vereceği selamdan ötürü fitne oluşacağından endişe ediliyorsa, selam verilmez. Eğer kişinin karşılaştığı kadın yaşlı biriyse ve fitneye sebep de olmayacaksa, kadının erkeğe selam vermesi caiz olduğu gibi erkeğin de o kadına selam vermesi caizdir. Hayirli Cuma'lar...

  
Hüseyin Okur
Semerkand Aile Dergisi 60. Sayı

Sahneden Secdeye Yolculuk  

Posted by Tespih Taneleri... in


Bu haftaki kitabımız alt başlığıyla “Fakr’a Övgü” adını taşıyan, “Sahneden Secdeye Yolculuk” ismiyle çıkmış. Yazarı ise 1992 yılında ülkemize yerleşen ünlü modern dansçı İsviçreli Rabia Christine Brodbeck.
Ben bu tarz kitalari bir solukta okuyorum. Rabb'im hidayeti nasil ve ne sekilde nasip ediyor, her zaman merak etmisimdir. Sizlerinde ilgisini cekecegini umuyorum...
Nasıl hidayete erdiğini ise yazdıklarından ve konuştuklarından öğreniyoruz.

Kimdir Rabia Christine Brodbeck? Kısaca tanıtarak son yazdığı eseri hakkında bilgi vermeye çalışayım.

Rabia Christine Brodbeck, İsviçre’nin Basel şehrinde doğmuş. 12 yaşında bale eğitimine başlamış. Londra’da bale ve modern dans eğitimi görmüş. Tek başına gerçekleştirdiği performanslarla dünyaca ünlü bir modern dansçı haline gelmiş. 1986 yılında New York’ta İslâm ve tasavvufla tanışmış. 1987’de Müslüman olmuş. Pek çok konferans ve dergilerde yazılar yazmış. Ayrıca yazarın hayatı “Avrupa’da İslâm” projesi kapsamında, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programına konu olmuş.

Rabia Christine Brodbeck, Müslümanlıkla sadece tanışmakla kalmamış, İbn Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana, Hallac-ı Mansur, Beyazıd-ı Bestami gibi büyük sufilerin kılavuzluğunda İslâm’ın derin sokaklarında dolaşmış.

Yazarın coşkun ve samimi dili, kitabın 2009’da New York Kitap Festivali’nde Maneviyat (Spirituality) ödülü kazanmasını sağlamış. İngilizcesi dünyaca ünlü Amazon kitap sitesinde uzun süre “çok satanlar” listesinde kalmış.

Rabia Christine Brodbeck kendisini şöyle anlatıyor; “New York’taki mescit ziyareti ile bir bardak hayat suyu içtim, İstanbul’u ilk ziyaretimde de vahdet denizinde boğuldum.” Yazarın bu ifadelerinden sonra kısaca kitabı hakkında neler söylediğine bakalım.
“Büyük Veli Abdülkadir Geylani’nin değerli duasıyla başlamak istiyorum; ‘Ey Rabbim! Bütün acizliğimle sana şükretmek istiyorum. Ey Rabbim! Bütün acizliğimle senden affımı diliyorum.’

Allah’ın, bunları yazmama izin vermesi ne büyük nimet! Hiçbir zaman Allah’ın işittiği kulak, Allah’ın gördüğü göz; Allah’ın konuştuğu dil; Allah’ın tuttuğu el olma düzeyinde olduğumu iddia edemem. Ancak kendisiyle meşgul olma fırsatını verenin Allah olduğundan hiç kuşkum yoktur.

Dans kariyerim boyunca, sürekli olarak gerçek iletişim, sıcak bir kucaklama, ortak paylaşım; akıl ve bedenin ruhsal gıdayla beslenmesi ve böylelikle saflaşması ihtiyacını hissettim. Bu ihtiyaçlar, benim sanat eserlerimi oluşturmadaki motivasyonum haline geldi.

Samimi bir mümin, hayatının ibadet haline gelmesini diler. Umarım yazdıklarım, ibadet ve dua hissi verir ve öyle okunur. Hayat kutsaldır. Umarım, bu eserdeki tefekkürler hayatın kutsiyetini yeniden hissetmemize yardımcı olur. Kalbimin en içten dileği Vahidu’l Ehad’le samimi olmak ve kulların mücevheri Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) yakın olmaktır.”

Evet, Rabia Christine Brodbeck’in “Sahneden Secdeye” nasıl geçtiğine dair hayat hikâyesi en çarpıcı haliyle kitabın sayfaları arasında okuyucularını bekliyor. Eseri okuyanlar, yaşananları ve anlatılanları satırlardan alarak kendi hayatında nasıl bir değişiklik yapacağının muhasebesini yapıyor. Faydalı olacak bir eserden de bu beklenir zaten.

Eserin takdim yazısını da Ayşe Şasa yazmış. Şasa, takdim satırlarına şöyle başlamış: “Has aşıklardan bir aşık: Rabia Brodbeck. Sözlerin gerisi kitapta.

Hüseyin Öztürk

Tevazu ile gelsin !  

Posted by Tespih Taneleri... in



Tevazu ile gelsin, kimde erlik var ise


Merdivenden iterler, yüksekten bakar ise


Kim ki yüksekte gezer, er geç yolundan azar


Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise.


Aksakallı bir hoca, hiç bilmez ki hal nice


Boşa gitmesin hacca, bir gönül yıkar ise


Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı


İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise.


Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,


Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.


Yol odur doğru vara, göz odur Hakkı göre,


Er odur yerde dura, üstten bakan göz değil.


Doğru yola gittin ise, er eteğin tuttun ise,


Bir tek hayır ettin ise, biri bindir az değil.


Yunus sözleri çatar, balını yağa katar,


Çok kıymetli mal satar, cevherdir o, tuz değil


Yunus Emre



Ticaretin Helal Olani  

Posted by Tespih Taneleri... in



Helâl kazanç temini için meşru olan her iş câizdir. Müslümanlar ticaret yapmayı ihmal etmemelidirler. Çünkü "rızkın onda dokuzu ticarettedir" buyurulmuştur.Ticaret yapan kardeşlerimiz bu meşguliyetin Kur'ân ve Sünnet'te beyan edilen ölçülerini asla dikkate almamazlık yapmamalıdırlar. Bu ölçülerden bir kısmını maddeler hâlinde arzedeyim.
1- Helâl kazanç temini için çalışmak ibâdettir. Yüce Rabb'imiz: "Namaz bittikten sonra, Allah'ın size bahşettiği nimetlerini aramak için yeryüzüne dağılın..." (Cum'a sûresi, Â: 10) buyurmuştur.
Peygamberimiz Efendimiz: "Geçimini helâl yollarla sağlamak, ibâdet dışında en mühim vazifedir." (Tergib, H. No: 3)
"Sabah namazını kıldıktan sonra, geçimini kazanıncaya kadar yatmayın..." (Mannan, İslâm Ekonomisi, sf: 275)

"Sabah uykusu rızkâ mânidir..." (Tergib, H.No: 3) buyurmaktadır.

2- İslâm'ın ilkelerine uygun ticaret ve ticari ortaklıklar meşrudur.
3- Ticarette kişi güvenilir ve dürüst olmalıdır.
4- Kesinlikle yalan söylememelidir. Çünkü Peygamberimiz Efendimiz:"Allah (cc) üç sınıfın yüzüne bakmayacaktır. Onlara çok acıklı bir azap vardır:

• Bunlar servetlerini gösteriş için harcayanlar.

• Yaptıkları iyiliği başa kakanlar.

• Malını yalan yemin ile satanlar." (İbni Mace, Ticaret: 30) buyurmuştur.

5- Ticarette ölçü ve tartıda titiz olmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de : ''Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hallerine... Sakın hile yapmayın... Ahirette sorguya çekileceğinizi unutmayın..." (Mutaffifin S.Â: 1-7) buyurulmaktadır.

6- İyi niyet suistimal edilmemelidir. Alışveriş aktini yazmalıdır. Bakara Sûresi 283. âyet bu konuyla ilgilidir.

7- Haram olan şeylerin satışı yasak olduğu gibi harama sebep olacak şeylerin satışı da caiz değildir.

8- Alıcıya malı sınamak, ayıbını görmek fırsatı vermeyen satışlar yasaktır.

9- Haddi aşmamak kaydıyla ticarette rekabet câizdir. Tekelcilik ve ihtikâr kesinlikle yasaktır.

10- Geleceğe dönük satışlara izin yoktur. Efendimiz (s.a.v.):

"Yanında olmayan bir mal için pazarlık etme." (Tirmizi, Buyu: 19) buyurmuştur.

11- Devletler arası ticaret câizdir. Gümrük uygulaması İslâmidir. İlk gümrük muamelesi uygulaması Hz. Ömer zamanında uygulanmıştır.

12- Ticaret mallarının zekâtını vermek farzdır. Bu görevi ihmal etmek malın yok olmasına sebep olur.

13- Üreticinin mahsulünü, üretimin yapıldığı memleketteki satış fiyatının çok altında bir fiyatla başka memleketlerde satmak İslâm'da çirkin görülmüştür. Çünkü bu tekeli sağlayan bir harekettir.Fiyat düşmesini önlemek için üretilen malların bir kısmını yok etmek de insani olmayan başka bir yöndür. Bu hareket İslam'a aykırıdır. İslâm, israfı çirkin görür.

14- Faiz kesinlikle yasaktır.İslâm'da ticaret ve alış-veriş, ahlâki ve mânevi değerlerle iç içedir. Bu değerler bugün bir kenara itilmiş, ticaret sahasından kovulmuştur.İslâm devleti, fakir halkı sıkıntıya sokan ve ihtiyaçlarını kötüye kullanma yollarını arayan her türlü uygulamaya yasak koymuştur.

Mevlüt Özcan

En Uzak Mesafe...  

Posted by Tespih Taneleri... in



                                                  "En uzak mesafe ne Afrika'dır,


                                                                Ne Çin,


                                                            Ne Hindistan,


                                                            Ne Seyyareler,


                                                   Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...


                          En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan"
 
 

İnsan Olmanın Şerefini Korumak İçin: Mahremiyet  

Posted by Tespih Taneleri... in



Mahremiyet...İnsanın hayatına çizilmiş ilâhî sınırlar...

Bedenimizi, mahremiyet libâsına sokmak...

Kendi nefsimizi korumak için giydiğimiz kıyafetlere dikkat etmek... Evimizin içindeyken, tek başına bulunduğumuz zaman bile, yanıbaşımızdaki melekleri düşünmek... Onları rahatsız edecek kıyafetlerden sakınmak... Hattâ her ân huzurunda olduğumuz Cenâb-ı Hakk'a karşı, en büyük edeb ve hayâyı gözetmek...

Kendi dışımızdaki insanların nefislerini hesaba katarak kıyafetlerimize dikkat etmek... Hemcinslerimizi ve karşı cinslerimizi tahrik etmeden, günaha sürüklemeden, kibir ve gurura kapılmadan kıyafetler seçmek... Bizi örten, ayıplarımızı, kusurlarımızı ve dahî -sadece ehline izin verilen- güzelliklerimizi setreden tesettüre bürünmek...

Bir tarafı örterken diğer tarafı açıkta bırakan kıyafetlerden uzak durarak, gerekli olan her tarafımızı örten bir tesettüre bürünmek... Sokaktayken, havuzdayken, denizdeyken, spor yaparken, velhâsıl hayatın her safhasında tesettür ölçülerine riâyeti unutmadan...

Dilimizi, mahremiyet sınırlarında dolaştırmamak...

Konuşmamıza dikkat etmek... Kelimelerimizi, en temizinden, en nezîhinden seçmek... Konuşurken, güldürürken, kendimizden, âilemizden bahsederken... Fıkra anlatırken, espri yaparken ya da hâtıralardan bahsederken...Başkasından duyduğumuzda yüzümüzün kızaracağı şeyleri, başkasına anlatırken de hayâ ederek... Âile sırlarını, âile mahremiyetini, sadece âile fertlerinin arasında kalmasına ihtimam göstererek... Her şeyi, herkese anlatmamak... Dilimizden dökülen her şeyin bir hesabı olduğunu unutmamak...
Gözlerimizi, mahremiyet perdesiyle örtmek...

Âyet-i kerimenin muhatabı olan mü'min erkekler ve mü'min kadınlar olarak... Gözlerimizi, haramdan çevirmek, bakışlarımızı nâmahremden kaçırmak... Gönüllerimizin dünyaya açılan perdesi durumundaki gözlerimizi, mahremiyet perdesi ile tüllendirmek...

Evlerimizi, mahremiyet duvarlarıyla çevirmek...

Herkese açık olan gönlümüz ve herkesi misafir edecek bir hânemiz var. Ama o hâneye kem gözlerin düşmemesine daha fazla dikkat etmek... En yakınımızdan en uzağımıza, nâmahrem olan herkesin mahremiyet sınırlarına dikkat etmek... Hatır ve gönüle bakmadan, Allâh'ın belirlediği sınırlar çerçevesinde... Kırmadan, dökmeden... Öğreterek, sevdirerek, fakat kararlılıkla, tâvizsiz...

Âilemizi, çocuklarımızı mahremiyetle kuşatmak...

Daha küçücük yaşlarında, eğitim ve terbiyelerine dikkat etmek... Ağacın yaş iken eğildiğini unutmadan... Sadece kendi cinsine mahsus kıyafetler giydirerek başlayıp zamanla rûhen ve bedenen gerçek bir tesettür şuuruna ulaşıncaya kadar îtina göstermek, emek sarfetmek... Yorulmamak, bıkmamak... Etrafın dedikodularına ve baskın yanlış kültüre itibar etmemek... İstikamet üzere, Allâh'ın kulları olduğunun şuurunda yeni nesiller inşâ etmek...

Bir mü'min olarak, insanların elinden ve dilinden rahatsız olmadığı, güvenilir ve çevresine emniyet veren örnek bir insan olmak... Allâh'ın dininin bu dünyadaki canlı şâhidleri olmak... Yürüyen Kur'ân gibi yaşamak... Allah Rasûlü'nün gönderiliş gâyesi olan "güzel ahlâkı tamamlamak" vazifesinin temsilcilerinden biri olarak bütün kâinâta rahmet taşımak...Velhâsıl mahremiyet hududlarına riâyetle kirlenmeden ve kirletmeden insan olmanın şerefini yüceltmek...

Ayrılığın Resmi  

Posted by Tespih Taneleri... in



Baştanbaşa koca bir ayrılıktır dünya. Yalnızca biz değiliz aslında ayrılıklarla sınanan. Ayrılıklar üzerine kurulu bir dünyadır üzerinde yaşadığımız. Baktığımız her yerde bir ayrılık masalı yaşanır yenibaştan ve aralıksız.


Adına hayat dediğimiz şey, iki ayrılık arasına sıkıştırılmış bir dünyada, misafir olduğunu unutmadan, unutamadan dolaşmaktır. Ayrılıkla başladığımız hayata ayrılıklarla veda ederiz. Bu yüzden ayrılığa yakılmış her türkü, ayrılık hüznüyle söylenmiş her şarkı ve yazılmış her şiir, kaç yaşımızda ve nerde dinlersek dinleyelim, titretir ruhumuzu. Uzun bir ayrılıktır insan, kalbi kendi yalnızlığına gömülü...

Ayrilik iste nasil tarif edilir ki? Hayatimizin her deminde farkli farkli yasanan ayriliklar...
Kimisi umursanmasa da, kimisi de ic acitan, yurek yakan ayriliklar...
Ayrilik iste adi gibi kendide soguk...
Caresiz kaldigimiz her ayriligin sonunda Rabb'im hayirlarla karsilastirsin umidiyle...
Sevgilerimle...

Hayirli Cuma'lar Arkadaslar...  

Posted by Tespih Taneleri... in

  
 Ben yürürüm yane yane
                                                               Aşk boyadı beni kane
                                                               Ne âkilem ne divâne
                                                               Gel gör beni aşk neyledi
                                                               Derde giriftâr eyledi

Ey sevgili, sen ab-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamışlar sana geldik, bize su ver! Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Denizden ayrı düşen balık yaşayabilir mi? Bize acı, bizi suya kandır! Biz, ayrılık yollarına düştük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavuştuk, yol armağanı olarak sana zavallılığımızı, acizliğimizi getirdik, biz susuzuz bize su ver! Aşk yolunda zavallı akıl, şüphelere, vesveselere düştü. Sen şüpheleri giderensin bize su ver, bizi kurtar! Aklı yarım olan, senin aşkınla ne yapar? Seni gereği gibi sevmemiz için o aklı da bizden al! Çünkü sen, akıllıları aciz bırakansın, bize su ver! Bizim aşk susuzluğumuzu gider.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler
Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Uzun uzun secdelerde
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulmaniz umidiyle efendim...
Sevgilerimle...

Gurbet Gulu  

Posted by Tespih Taneleri... in

         
                                                  
                                                Ben gurbette degilim,
                                                                                gurbet benim icimde...

ZÜLKARNEYN (A.S.) VE HÜKÜMDAR  

Posted by Tespih Taneleri... in


Zülkarneyn (a.s), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme

uğradı. Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu.

Rızıklarını sebzeden temin ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam

gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün

mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.),

bunların hükümdarlarını çağırttı.

Hükümdar:

"Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.

Zülkarneyn (a.s.), bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:

"Ben seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi.

Hükümdar:

"Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi.

Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s):

"Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince hükümdar:

"Evet biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir

miktar, bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve

huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.

Zülkarneyn (a.s):

"Bu mezar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada

yapıyorsunuz?" diye sordu.

Hükümdar:

"Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya

gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz." dedi.

Zülkarneyn (a.s.):

"Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden,

etinden istifade etseniz olmaz mı?" dedi.

Hükümdar:

"Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle

geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin

tadını alamayız." diye cevap verdi.

Turkiye'nin ilk Dergi Fuari  

Posted by Tespih Taneleri... in


Türkiyenin ilk dergi fuarı 20 ekimde açılıyor.


20-24 Ekim tarihlerinde İstanbul Sultanahmet'te Kızlarağası Medresesi


Fuarın ilk günü Türkiye'de dergiciliğinin dünü bugünü üzerine önemli bir panel gerçekleştirilecek. Ali Bulaç, Mustafa Armağan, Ali Ural, Metin Karabaşoğlu, Hamza Türkmen gibi isimler Edebiyat, Tarih ve Düşünce dergiciliği gibi başlıklarda sunumlar yapacaklar.
Halen yayın hayatına devam eden 40 dergi bu fuarda okurlarıyla buluşacak. Fuarı ziyaret eden okurlar, editöründen yazarına takip ettikleri dergilere emek veren insanlarla tanışma, birbirinden farklı dergilerin düzenleyeceği etkinliklere katılabilme gibi birçok imkanı bir arada bulabilecekler. İlgilisi için, yaklaşık 300 derginin nüshalarından oluşan kapanmış dergiler ve fanzin dergiler sergileri de fuar boyunca devam edecek.

AÇILIŞA ÖNEMLİ PANEL

Açılışı 20 Ekim Çarşamba günü saat 14:00'de yapılacak olan fuarda bir kısım söyleşiler, konferanslar düzenlenecek. Fuarın ilk günü Türkiye'de dergiciliğin dünü bugünü üzerine önemli bir panel gerçekleştirilecek. Ali Bulaç, Mustafa Armağan, Ali Ural, Metin Karabaşoğlu, Hamza Türkmen gibi isimler Edebiyat, Tarih ve Düşünce dergiciliği gibi başlıklarda sunumlar yapacaklar.

Perşembe günü, fuar ziyaretçilerini saat 13:00'da Çağrı Cebeci ile çizgi saati ve saat 16:00'da Dr. Ebubekir Sifil'in konuşmacı olarak katılacağı Türkiye'de ilmi dergicilik konferansı bekliyor.

Cuma günü, saat 14:00'da Tasfiye Dergisi'nden Ahmet Örs'ün Edebiyat ve Direniş konulu konferansı ve 17:00'da Bizim Aile Dergisi programı var.

Cumartesi günü Hüsrev Hatemi ile Sibel Eraslan konferansı, Yasir Eryılmaz'ın karikatür saati ve M. Lütfi Arslan'ın konferansı yer alıyor.

Kendini Bulmak İmtihanı  

Posted by Tespih Taneleri... in

Bu zaman insanların kendini akıntılara kaptırdığı bir zaman... Kaygıların dirençlere dönüşemediği, kargaşaya kapılıp gittiği bir zaman... Ayakta kalmak bir dert... Kendin gibi olmak bir dert... İçinde bir dünya taşımak bir dert... Herkes gibi olmaya, sırayı bozmamaya, farkının peşine düşmemeye razıysan mesele yok. Ama değilsen işin zor. Endişelerine sahip çıkmak, hassasiyetlerini canlı tutmak, kendi zevklerini geliştirmek istiyorsan zor bir hayat bekliyor seni. Göğüslemen gereken pek çok şey olacak. Her gün, her saat... Akıntıya karşı kürek çekmek zordur, kulaç atmak daha da zor... Koyverirsen kendini kolaylaşır her şey... Bunca güçlüğe katlanman, bunca sıkıntıyı göğüslemen gerekmez o zaman. Ama ne kalır geriye senden? Herkes gibi olursun da, ne kadar benzersin kendine? Aklın ne işe yarar? Kalbin ne için atar? Bir idrake sahip olabilir misin? Bir zevke, sana özgü bir inceliğe? Yaratılışına bak, ne çok şey var seni diğer insanlardan ayıran. Bir başkasıyla karıştırılma ihtimalin var mı hiç? Ben benim, sen sensin, o da o! Aynı şablondan çizilmedik, aynı tornadan çıkmadık, aynı makasla kesilmedik. Hepimiz kendimize özgüyüz! Kaşımız, gözümüz, simamız, edamız bize ait... Elimiz, kolumuz, halimiz, hareketimiz bize özgü... Benzeri varsa bile aynısı yok hiçbirinin. Fiziki olarak bu kadar farklıyken birbirimizden, bundan çok daha derin, bundan çok daha zengin olan ruhlarımızın aynılaşmasına nasıl ikna olabiliriz? Kim razı edebilir bizi buna? Nasıl teslim olabiliriz böyle akıldışı bir tezgâha? Hal böyleyken, hakikat buyken, nasıl oluyor da kapılıp gidiyoruz herkesi aynılaşmaya sürükleyen akıntılara? Durup düşünmediğimizden... Kendimizle yüzleşmediğimizden... Dışımızdaki dünyaya teslim bayrağını çekip içimizdeki dünyaya yüz çevirmemizden... Bizi biz yapan içimizdir, dışımız değil! Biz içimizden kotardığımız bir "kendine özgülük"le çıkarız dışımızdaki dünyaya. Orada varolabilmemiz de, orayı zenginleştirebilmemiz de böyle mümkün olur ancak. İçimizin bütün kapılarını sıkı sıkıya kapatarak kendimizin yabancısı olmak, bizi insan olmaktan uzaklaştırır ister istemez. Bir veri olur kalırız, nefes alıp veren bir eşya...


Kendinden bihaber kalmak, bu hal üzere kitleye kitlenip kalmak, sürüyü büyütmek olur sadece. Sürü kavramı insanlar için icat edilmemiştir. İnsanlar güdülmezler, güdülenmezler. İnsanlar ruh sahibidirler, akıl, kalp ve vicdan sahibidirler. İnsani asgari müşterekler olmakla birlikte her insanın herkesten farklı olduğu yönleri vardır mutlaka. İnsanı özel kılan budur. İnsanları değnekçilerle, çobanlarla yönetemezsiniz. Oradan oraya şuursuzca yöneltemez, sürükleyemezsiniz. İnsanları akıntılara zorlayamazsınız. Eğer böyle değilse vaziyet, eğer yutmaya başlamışsa akıntılar herkesi, o zaman insanı aramak gerekecektir yeniden. Çünkü her şeyi akıntılarla ifade edebildiğiniz bir zamanda yaşıyorsanız, insan kayıptır. Böyle bir zaman insanın insanlığının tedavülde olmadığı bir zamandır ancak. Herkes kendini keşfe çıkmalıdır yeni baştan. İnsanlar insanlığı aramaya çıkmalıdır. Kendimizi bulmakla bulabiliriz insanlığı yeniden. Kendimize dair, aklımıza, duygularımıza, vicdanımıza, zevklerimize, idrakimize şeylerin izini sürmektir en önemli işimiz. Bu zaman, böyle bir imtihanın er meydanıdır. Yoksa akıntılar sadece varlıklarımızı değil, hayatı da sürükleyecek karanlık denizlere!


Gökhan Özcan

Bir Tasta Sen At !  

Posted by Tespih Taneleri... in


Bir taş da sen at dostum, şeytanın arkasından.

Durmadan taşlanan şeytanın arkasından... Oğlunu kurban etmek fikrinden döndürmek için yoluna çıkan şeytana Hz. İbrahim'in taş attığı gibi, sen de bir taş fırlat, seni ülkünden Allah yolundan çevirmek isteyenlere, inkâra, şüpheye, inanç, akıl, duygu ve eylem sapıtmalarına. Bakışın bir taş gibi kırıcı olsun büyü bağlarını. Batıdan ve kuzeyden gelen akıntılara, bulanık ve kirli sulara bir taş at. Yüzlerine toprak saç yalancıların, kandırıcıların. Öyle bir toprak saç ki, senin samimiliğinden ötürü Allah o toprağa Büyük Peygamber'in Bedir'de düşman yüzüne saçtığı toprağın gücünden ve gücünün bereketinden bir nasip versin. Öyle at ki, Kutlu Kitab'ın: "Attın attın ama sen atmadın, sen atmadın Allah attı, Allah attı" sözü bir kere daha gerçekleşip gözler önünde mucizesini gösterebilsin. Bilginle, düşüncelerinle, emeğinle böyle oklar at, böyle taşlar fırlat medeniyetini yıkmaya gelen etkilere.

Sen de bir taş at arkadaşım, Hac yolcularının Mina'da attığı taşlar gibi, kötülüğün, yıkıcılığın, çöküntünün, kötümserliğin, kendi medeniyetine aykırılığın arkasından. Kendini inkâr edişin önünden ve arkasından... Sen at ki seninle birlikte melekler de atsınlar. Asıl atılacak taşlar, bu manevi taşlardır. Bu taşlar atılmadı mı Hac'da atılan taşların şeytana değeceği, şeytanı yaralayacağı şüphelidir. İlkin içindeki şeytana, sonra çevrendeki şeytana, sosyal şeytana, tarihi şeytana gerekli taşları atacaksın. Hac'daki atış, artık son atış olacak ve şeytan işte o zaman kökünden yenilmiş ve yıkılmış olacak.

Ve sen Allah'ın huzuruna, Kâbe'de şeytanı yenmiş olarak çıkacaksın. Ama her yerde Allah'a inançsızlık, taşlarını değil toplarını atarken, Kur'an'a ve Peygamber'e saygısız, karanlık diller uzanırken, her yerde Müslümanlar ve Müslümanların hakları çiğnenirken, Müslüman ülkeler doğudan batıya türlü esaretler altında kıvranırken, tarih yıkılırken, haysiyet ayaklar altında ezilirken, sen bütün bunlara kayıtsız kalır da sadece Hac görevinde şeytanı taşlamakla bütün ödevini yerine getirdiğini sanırsan, aldanmış olursun ve sana ilk gülecek olan işte yine şeytan olur.
Hz. İbrahim putları devirdi ve ateşe atıldı. Ateşten geçti. Oğlunu, aldığı buyruğa uyarak Allah'a kurban etme yoluna düştü ve işte o en kritik anda şeytan gözüktü, İbrahim'i yoldan çevirmeye çalıştı. İşte o vakit Hz. İbrahim şeytana taş attı ve şeytanı yendi. Hz. Peygamber de Bedir'de düşmanın gözüne toprak saçtı. Sonra Kâbe'yi ziyaretinde o taşı attı ve şeytanı yendi.

Fakat sen hangi ateşten geçtin? Hangi manevi ve maddi silahınla vuruştun İslam'ı yıkmaya çalışan akımlarla? İki yüzyıllık bir savaşta neyini kurtardın Batı'nın elinden? İşte dostum, Hac yolcusu olsan da, olmasan da bütün bunları düşün ve ruhunun en derin noktalarını yokla ve orada çelikten sert bir taş bulabilirsen, dedelerimizden miras bir inanç kayası kalmışsa onu fırlat şeytanın arkasından. Her türlü şeytanın arkasından...


Kitapların, yazmaların, sahafların içinden... Müzelerden, saray, kümbet, türbe ve çeşme kalıntılarının aralığından, hicret takviminin ortasından, kendi saatinin tiktaklarından, dedenin kavuğundan, serhat türkülerinden, mehter seslerinden taşlar fırlat karanlığın üstüne.


Mina'da atacağın taşlardan önce bu taşları atmak gerek. Bir inkârcı şairin karşısına bir inanan şair fırlatacaksın. Bir düşman bilgin karşısına bir dost bilgin çıkaracaksın. Tekniğin karşısına tekniğinle çıkacaksın. İnsanın karşısına insanınla çıkacaksın. Namazın, orucun, sabrın, tevekkülün, alçakgönüllülüğün, fedakârlığın ve feragatin, erdemin ve iyiliğin, yüceliğin ve inceliğin, hep şeytanı ve şeytan yolcularını taşlayan sana bağışlanmış ilahi armağanlardır.

Sen bu taşları iyi kullan. Bu taşlardan bir yapı örülecek ileride sana ki orada ebedi mutlu olarak kalacaksın. Yaratanı görerek ve görme mutluluğuna gömülmüş olacak kadar görerek...


SEZAİ KARAKOÇ, KIYAMET AŞISI

Kacirmayin !  

Posted by Tespih Taneleri... in


Dursun Gürlek ile Târih ve Kültür Sohbetleri


Konu : İstanbul'un ortası: Beyazıt ve çevresi Tarih : 16 Ekim 2010 Cumartesi, saat: 16.00Yer : Köprülü Mehmet Paşa Medresesi, Çemberlitaş
 
Insana hem kisisel, hem sosyal, hem de tarihsel anlamda cok sey kazandiran bu konferansi imkani olanlar mutlaka kacirmasinlar... Muthis keyifli bir sekilde suren sohbette, zamanin nasil gectigini anlamazsiniz...Hele bir de tarihi bir ortam olunca gercekten doyumsuz bir sekle donusuyor her sey.... Sevgiler

Hz Peygamberin Öğrettiği Dualar  

Posted by Tespih Taneleri... in


Hayirli Cuma'lar arkadaslar...Canlar cani, gonuller sultani, iki cihan serveri, guzeller guzeli Efendimiz (sav)'den daha once bazi dualar yayinlamistim. Bugun de devam edelim kabule sayan aminlerle insallah...
Bu arada evimde tadilat baslamasi hasebiyle bazen sitede aksakliklar oluyor ya da yorumlariniz gec yayinlaniyor, bazen de ben cevap yazmakta gecikebiliyorum...Bu aralar beni mazur goreceginizi umuyorum. Hepinize degerli yorumlariniz icin cok tesekkur ederim. Lutfen beni de dulariniz da unutmayin.

Kur'an'da birçok ayette Efendimiz, sallallahu aleyhi vesellemin dualarından bahsedilmektedir. Peygamberimizin Kur'an'da bildirilen dualarından biri şöyledir:
"De ki: 'Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin." (Al-i İmran Suresi, 26)

Hz. Peygamber, duayı öğretiyor!

Muaz bin Cebel radıyallahu anh anlatıyor:
 "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, yanından geçerken: "Ey Rabb'im! Senden sabır istiyorum" diye dua eden bir kişiye: "Sen Allah'tan bela istemiş oldun; bunun yerine O'ndan sağlık ve âfiyet dile" buyurdular.

Başka bir gün de bir adamın: "Rabb'im! Senden nimetin tamamını istiyorum!" dediğini duydular. Bunun üzerine ona: "Ey insanoğlu Sen nimetin tamamının ne olduğunu biliyor musun?" diye sordular.Adam: "Hayır bilmiyorum ey Allah'ın Resulü! Fakat ben bununla hayır talep ediyorum" deyince de "Nimetin tamamı, ateşten (cehennemden) kurtularak cennete girmektir" buyurdular.Adamın birinin: "Ey celal ve ikram sahibi olan Allah'ım!" diye dua etmekte olduğunu işittiklerinde ise ona: "Senin duan kabul olacaktır. Allah'tan dilediğini iste!" buyurdular. [Kenz]

Dua'nın ilk işi; adab!

Ebu Ubeyd aktarmıştır:
Hz. Ömer bir gün adamın birinin fitneden Allah'a sığındığını duydu. Bunun üzerine ona: "Ben senin bu duandan Rabb'ine sığınıyorum. Sen, Allah Teâlâ'ya sana mal ve çoluk-çocuk vermemesi için mi dua ediyorsun?" dedi.Bir başka rivayette ise şunları söylemiştir: "Sen Allah'ın sana mal ve çocuklar vermesini istemiyor musun? Fitneden Allah'a sığınmak istediğinizde, onun insanı sapıklığa ve kötü yola sevk edenlerinden sığınınız!"

Hz. Peygamber'in duası...

- Hz. Peygamber dua ederlerken ellerini kaldırırlar; duadan sonra da bunları yüzlerine sürerlerdi. [Hâkim'den, Kenz]



- Hz. Peygamber dua için ellerini kaldırdıklarında onları, yüzlerine sürmeden indirmezlerdi. [Hâkim'den, Kenz]



- Hz. Âişe şöyle anlatıyor:
Hz. Peygamber dua ederlerken ellerini kaldırırlardı. Elleri havada o kadar çok kalırdı ki ben usanırdım. [Heysemi]

- Âişe validemiz şöyle anlatıyor:
 Hz. Peygamber'in ellerini kaldırarak şöyle dua ettiklerini duydum: "Ben ancak bir beşerim. Herhangi bir mü'mini incitmiş veya onlardan birine kötü bir söz söylemişsem beni bu yüzden cezalandırma!" [Buhari]
Dünyada da ahirette de güzellik!

Enes radıyallahu anh rivayet etmiştir:
Hz. Peygamber bir gün hastalıklardan dolayı tüyleri yolunmuş kuş yavrusuna dönen bir kişinin ziyaretine gittiler ve ona "Sen Allah'a nasıl dua ediyorsun?" diye sordular.Adam: "Ben 'Ey Allah'ım! Bana ahirette verilecek cezaları bu dünyada ver ve oraya bir şey bırakma!" diye dua ederim" dedi.Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Niçin "Allâhümme âtina fi'd-dünya haseneten ve fi'l- âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr (Ey Allah'ım! Bize dünyada da bir güzellik (nimet), âhirette de bir güzellik ver! Ve bizi ateşin azabından koru!)" diye dua etmedin?" buyurdular.Hz. Peygamber'in bu sözleri üzerine adam bu şekilde dua etti. Allah da ona şifa verdi. [Kenz, I]

Kur'an'da duanın şekli nasıl tarif ediliyor?

Allah'ın, "De ki: 'Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?" [Fatır Suresi, 77] ayetiyle de bildirdiği gibi dua müminler için çok önemli bir ibadettir. İnsan, acz içinde, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilerek, umarak ve korkup sakınarak, her konuda Allah'a yönelmeli, her şey için O'na dua etmelidir. Kişi, araba kullanırken, yemek yerken, spor yaparken, yolculuk ederken, namazdan sonra, orucunu açarken, sabah kalktığında, akşam yattığında kısacası her durumda Allah'a dua edebilir, duasında Allah'ı yüceltebilir. Bunun için özel bir ortam ve zaman olması şart değildir. Önemli olan kişinin duasında samimi olması, acizliğinin bilincinde olup isteyeceklerini gönülden ve yalvararak istemesidir.Allah, ayetlerinde dua ve zikrin nasıl olması gerektiğini şu şekilde tarif etmiştir:
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin... (A'raf Suresi, 55)

Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. (A'raf Suresi, 205)

PEYGAMBERLER MİRAS OLARAK İLİM BIRAKIRLAR  

Posted by Tespih Taneleri... in


Bir gün Şam mescidinde talebeleriyle birlikte oturan Ebu’d-Derda’nın (r.a) yanına bir adam gelir ve şöyle der: “Ey Ebu’d-Derda! Peygamber (s.a.v) şehri olan Medine’den buraya, senin Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v) işittiğini duyduğum bir hadisi senden bizzat dinlemek için geldim.” Ebu’d-Derda (r.a) adama, “Burada başka bir hacetin yok mu? Ticaret için de mi gelmedin?” diye sorunca adam niyetinin sadece o hadisi ondan dinlemek olduğunu belirtir.


Bunun üzerine adama, o hadisi söyler:

“Kim ilim talebiyle bir yola girerse, Allah bu sebeple onu cennet yollarından bir yola sevk eder. Melekler kanatlarını ilim yolunda olan kimseye hoşnutlukla sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, (hatta) sudaki balıklar alim için dua ve istiğfar ederler. Alimin abide üstünlüğü, ayın on dördündeki dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve dirhem (mal ve servet) bırakmazlar; ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)

Ah Edeb !  

Posted by Tespih Taneleri... in ,

     


                                            Kendini sevdirmek istersen bütün ihvanına 


                                            Dikkat eyle meclisin âdâbına, erkânına


                                            Ekşi çehreyle oturma, verme sıklet bezme sen.


                                            Tatlı dilli ol, güler yüz göster, olma dilşiken


                                            Sözlerin olsun zarîfâne fakat çok söyleme


                                            Söz güherdir kadrini bil, boş yere sarfeyleme

                                            Anlatırken parmağınla dürtme halkı elhazer


                                            Zor ile dinletme kendin, olma gayre derdiser


                                            Bahse katma kendine ait ise bir iş hele

                                            Sözde ısrar ü inat etme çıkarma velvele
                     

                                            Olsa da gâhî lâtife pek latif olmak gerek


                                           Hasılı mecliste bir âdem zarîf olmak gerek


                                           Tıflu bedhular gibi burnun karıştırma sakın


                                           Senden ikrah etmesin huzzâr âdabın takın


                                           Ellerinle oynama, çatlatma sen parmakların


                                           Böyledir de’bü edeb tenhâda kes tırnakların

                                          El yanında kurcalar mı dişlerini bir nikhu


                                          Sümkürüp aksırma ol ihvan içinde rûberû

                                          Gizli gizli söyleşüp îmâ, işâret eylemez


                                          Kendi temkinini bilen izhâru hiffet eylemez


                                          Sen mülâkî olduğun senden büyükse hürmet et


                                          Lâubâlî olma, bak senden küçükse şefkat et.


                                         Yok yere şâyânı nefret etme, sevdir kendini


                                         Nûr-u aynım dinle Sâdî’nin bu nushu pendini.




                                        Muallim Sadi Bey

Sehir Biterken  

Posted by Tespih Taneleri... in


Bağlarbaşı'nda oturduğum dönemde, evde oturmaktan sıkıldıysam veya bir hava alayım diye düşünüyorsam, aklıma hiçbir şey gelmese "Üsküdar'a kadar bir uzanmak" gelirdi ilk olarak. Adeta bir refleks, otomatik bir davranış gibi Bağlarbaşı, Fıstıkağacı, Üsküdar'ı arşınlardım. Bu hatta, iç kısımlarda kalan İcadiye, Sultantepe, Bülbülderesi gibi her biri ayrı bir havada semtler yer alırdı, hala da var tabii. Sınırları nerede biter, nerede başlar tam olarak bilmeseniz de, bir yeri tarif edecek olsanız semtiyle söyleyiverirsiniz. Görünmeyen sınırlar, zihinlerde kendilerine bir karşılık bulur ve somutlaşır.

İstanbul'un her ilçesinin, her semtinin, hatta her mahallesinin bir ruhu vardı. Bunu, benim gibi yaşı 30'larda birisinin söylemesi daha da bir tuhaf oluyor adeta bir "eski zaman güzellemesi" yaparcasına. Mesela, Bağlarbaşı, mutedil bir insan gibi yer alır Üsküdar ile Kadıköy arasında. Üsküdar, tam bir nev-i şahsına münhasır bir eski zaman kişisine benzer. Boğaz'ın kenarına konuşlanmış, hayatın tam ortasında ama kendi gündemiyle meşgul, geleneği yaşamına yansıtan ve ondan kopmamaya kararlı bir portre çizer. Tok gözlüdür, mütevazıdır, sadeliğinde can bulur ihtişamı ve bilgeliği. İnsanın gözüne sokmaz, tersine fark ettirmeden sunar nimetlerini. Boğaz hattında Beykoz'a kadar uzanan birçok irili ufaklı ve tamamen kendilerine has özelliklere sahip semtleriyle gerçek İstanbul manzarasını tamamlar. Beylerbeyi, Kuzguncuk, Çengelköy, Kandilli, Kanlıca ve diğerleri bir tespih tanelerinin intizamı ve vakarıyla yer alırlar İstanbul'un en nadide yerlerinde. Patavatsız, ruhsuz, çirkin ve yeni yetme semtlerin, ilçelerin aksine tüm albenilerine rağmen efendiliklerini korurlar, hadlerini bilirler. Rant odaklı yağmacı zihniyetin kendilerine uğramaması adına için için dua ederler dalgalar döverken sahillerini.

Aynı zamanda da mazbut bir yapısı vardır Üsküdar'ın. Namaz vakti girdiyse eğer karşılıklı olarak yükselen ezan sesleri bulunduğu yere çiviler insanı. Bir sağdan, bir soldan semaya yükselen mübarek çağrı, her vakitte farklı bir makam ile çağırır insanı felaha. Sanki Üsküdar dile gelmiş de konuşur gibi gelir insana, farklı camilerden okunan ezanlar değil de Üsküdar'ın sesiymiş gibi sanki. Her şehrin, her yerin kendine ait bir sesi olsa, Üsküdar'ınki okunan ezanlar olurdu muhakkak. Modern zaman muhafazakârı gibi değildir ama Üsküdar, tersine halis, samimi, gösterişsiz ama içten, gerçek bir dindardır o. İnsanın kanının ısınması da ondandır kesin.

Kadıköy denince çeşitlilik, günümüzdeki moda tabiriyle kozmopolitlik gelir daha çok akla. Bir de dindar insanların kafasında oluşan bir önyargı olarak mabetsiz oluşu. Ancak, her ne kadar biraz daha Avrupai ve havalı olsa da Kadıköy de bir İstanbul beyefendisidir. Üsküdar'dan nasıl vazgeçemiyorsak Kadıköy de o kadar vazgeçilmezdir. İstanbul'u tamamlayan bir öğedir. Vakti zamanında gayr-ı Müslim nüfusun yoğunluklu yaşadığı bir yermiş ve halen o izlere rastlanabilir. Daha çok ahşap binalardan müteşekkil Müslüman mahallelerine nazaran daha çok taş veya beton binaların varlığı göze çarpar. (Tek tük de olsa bu eski binalara rast gelinir) Asırları kafasına takmayan bir zevk ve incelikle yapılmış binalar, yanı başlarında bitmiş ve ayrık otu gibi her tarafı kaplamış apartman kepazeliğine rağmen ayakta son anlarını yaşamaya devam ederler. Çoğu, kendi kaderlerine terk edilmiştir ve yıkılmaktan başka çıkar yolları kalmamıştır. Kimisi de, kimliği meçhul bir kundakçının eliyle kundaklanır, pis bir otoparka dönüşür. Ayakta kalanlara bir Allah'ın kulu da bakmaz olmuştur zaten, ince işçiliklerinin, detaylarının, harika endamlarının geçer akçe olduğu devirler değildir artık. Rıhtım Caddesi'nden Yeldeğirmeni'ne doğru çıkan sokaklarda rastlamak olasıdır hala onlara.

Kültür, sanatla ilgilidir Kadıköy. Belki bu sebepten biraz kendi başına buyruktur ve dışa dönüktür. Çarşısı gayet geniştir, tüm ara sokakları canlıdır, ilgi çekicidir. Her cins insana rast gelinebilen küçük bir dünyayı barındırır kendi içinde. Farklı dünyalardan insanları çeker kendisine. Üsküdar'a göre daha dünyevidir, ancak bu dünyeviliği de dozunda yaşamayı bilir. Özellikle hafta sonları tıklım tıkış insan selinin yaşandığı merkezinden Bahariye'nin yukarısına doğru yürürseniz giderek kalabalığın azaldığını fark edersiniz. Eğer ki yolunuzu Moda'ya düşürürseniz, özellikle oraya gelme niyetindekiler eşlik eder size. Doğrudur, fazlasıyla Batılı kalır Üsküdar'ın mütedeyyin hallerine göre, ancak kimse kimsenin hakkını gasp etmez, hürriyetini kısıtlamaz, tabir-i caizse "tavuğuna kışt demez" bir atmosferi vardır. Oturmasını, kalkmasını, yolsa yürümesini bilen insanlara rastlamak bile yetebilir bazen. Elbette ki, herkesin inancı, düşüncesi kendisini bağlar ve karşılıklı saygı, anlayış sınırları korunduğunda da bir arada yaşamak mümkün olacaktır.

İstanbul'un en güzel tarafı, kendine has ve birbirinden çok farklı özellikleri olan (Üsküdar ve Kadıköy örneğindeki gibi) yerlerin, aynı zamanda da insanları barındırabilmesiydi. Yeni yetme ve gecekondu zihniyetli yerleşimlerin pıtrak gibi çoğalması, insanların şehri içlerine sindirmeyi bir türlü beceremeyip saçma sapan bir "gurbet" duygusundan vazgeçmemeleri, şehrin kurallarına tabi olmak yerine kendi kurallarını(!) dayatmaları İstanbul'u bugünkü içinden çıkılamaz noktaya taşıdı. Adeta öyle bir hale geldi ki, neredeyse Boğaz'ı çekip alsanız İstanbul diye bir yerden bahsetmek mümkün olmayacak, eğer ki Bağcılar, Esenler, Sultanbeyli vs. gibi yerlerin İstanbul olmadığını ve bu gidişle de olamayacağını düşünüyorsanız. İnsanlar, kendilerine benzeyen insanların oldukları yerlere kümeleniyor ve şehir kimliğini kaybediyor. Geldiğimiz noktada, Başakşehir gibi yapay ve hiçbir ruhu, cazibesi, özelliği olmayan yerler "ideal şehir" olarak önümüze konuyor. Batılıların kalkıp da "İstanbul, Türklerin elinde mahvoldu" demesinde doğruluk payı var gibi.

Burak Kıllıoğlu

İSTANBUL’A SADAKAT TOPLANTISI , İSTANBUL’A SADAKAT GEZİSİ  

Posted by Tespih Taneleri... in



İstanbul alarm veriyor duyuyor musunuz?...



İstanbul'da S.O.S. sinyalinin duyulduğu alanlardan bazılarına daha detaylı bakmak, daha çok şey öğrenmek için İstanbul S.O.S. sizleri, 9-10 Ekim 2010 hafta sonunda iki günlük "İstanbul'a Sadakat" programına davet ediyor.

 
İSTANBUL S.O.S. BULUŞMASI


İSTANBUL’A SADAKAT TOPLANTISI


09 EKİM 2010, MSGSÜ ODİTORYUM, FINDIKLI KAMPÜSÜ

10:00: KAYIT

10:30: AÇILIŞ

Özcan Yüksek -
Güven Eken -

İstanbul SOS Sunumu


11:00 1.OTURUM: İSTANBUL'UN DÜNYA MİRAS ALANLARI (UNESCO)

Gökhan Tan – Gazeteci-Yazar, Oturum Yöneticisi

Prof.Dr.Cevat Erder – ODTÜ Mimarlık Bölümü, UNESCO Kültürel Miras Sürecinde Türkiye

Prof.Dr.Zeynep Ahunbay – İTÜ Mimarlık Bölümü, İstanbul Miras Alanları’nın Genel Durumu

Prof.Dr.Nurgün Erdin – İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Miras Alanlarında Ahşap Yapılar

12:00 Soru-Cevap Bölümü

12:15 ARA - FİLM GÖSTERİMİ

Ekümenopolis - İmre Balanlı

Zeyrek - Fatih Pınar

12:45 2.OTURUM: ULAŞIM

Gila Benmayor - Gazeteci-Yazar, Oturum Yöneticisi

Tayfun Kahraman - Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Bşk., İstanbul'da Ulaşım Projeleri ve Tarihi Yarımada

İhsan Sarı – Mimar, Lastik Tekerlekli Tüp Geçiş Projesi

Behiç Ak - Karikatürist/Yazar/Mimar, İstanbul’da Deniz Ulaşımı ve Vapurlar

13:45 Soru-Cevap Bölümü

14:00 YEMEK ARASI


14:30 FİLM GÖSTERİMİ

Tarlabaşı, Tarlabaşı - Hilmi Etikan

15:00 3.OTURUM: YENİLEME ALANLARI

Derya Nuket Özer - Sanat Tarihçisi - Sulukule Platformu, Tarihi Alanlarda Yenileme

Mücella Yapıcı - Y.Müh.Mimar -Dönüşen İstanbul

Doç.Dr.Murat Cemal Yalçıntan - MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dönüşen İstanbul’da Muhalefet Pratikleri

Erdal Aybek - Eğitmen - Tarlabaşı Derneği Eski Sözcüsü, Tarlabaşı’nda Yenileme Projesi Süreci

16:00 Soru-Cevap Bölümü

16:15 ARA - FİLM GÖSTERİMİ

Canım Sulukule - Nejla Osseiran

Fener-Balat - Fatih Pınar

16:30 4.OTURUM : YÖNETİM PLANI

Gürhan Ertür – Radyo Programcısı, Oturum Yöneticisi

Doç.Dr.İclal Dinçer - YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dünya Miras Alanı ve Yönetim Planı Kavramları

Prof.Dr.Nuran Zeren Gülersoy – İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Koruma Alanlarında Yönetim Planı Yapım ve Uygulama Süreci

Özcan Biçer – Şehir Plancısı, Alan Yönetimi Pratikleri

17:30 Soru-Cevap Bölümü

17:45 KAPANIŞ

Prof. Dr. Cevat Erder

18:00 KAPANIŞ KOKTEYLİ

10 Ekim 2010 Pazar günü ise Süleymaniye, Zeyrek ve Fener-Balat bölgelerinde "İstanbul'a Sadakat Gezileri"nin ilkini gerçekleştireceğiz. Geziye kayıt için lütfen istanbulasadakat@gmail.com adresi ile irtibata geçiniz.

İSTANBUL S.O.S. BULUŞMASI


İSTANBUL’A SADAKAT GEZİSİ


10 EKİM 2010

11:00 SOS sinyali verilerek “İstanbul’a Sadakat Gezileri”nin başlatılması.

Haliç kıyısı buluşma noktası: Cibali Kadir Has Üniversitesi önündeki park alanı.

12:30 Buluşma Noktalarında Gezilerin Başlatılması

Fener-Balat buluşma noktası: Patrikhane önü

Zeyrek buluşma noktası: SSK Unkapanı Binaları önü

Süleymaniye buluşma noktası: Saraçhane’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi önü

13:30 Yemek Molası (Çevredeki yemek imkanlarından faydalanılacaktır, dileyen yanında yiyecek getirebilir)

14:00 Gezilerin ikinci bölümü

14:40 Gezilerin sona erişi

Sevgi  

Posted by Tespih Taneleri... in

Ey Rabbim, kişinin erişebileceği en güzel makam Muhabbetullah olsa gerek..



Sen’in muhabbetine ulaştıktan sonra daha ne ister ki insan..


Rabbim, Sev bizi, Sevdir bizi, Sevindir bizi..


Ey güzel Allah’ım, gönüllerimize Kendi sevgini nakşeyle..!


Sen bizlere “sevgi” gibi bir güzel duygu vermişsin..


Belki biz bunu çok yanlış yerlerde kullandık..


Belki yüreğimizi yanlış yerlerde yaktık, sevgiye gerekli değeri veremedik..


Ama Allah’ım, biz herşeyden öte Sen’i sevdik, Habîbini sevdik, Beytini sevdik..!


Çölde açan bir siyah gül misâli, Beytullah’ı sevdik..


Sıcak demedik, güneş demedik, kalabalık demedik, yeri geldi Beytine varmak istedik, yeri geldi Beytinden ayrılmamak istedik..!


Kalbimizi dünyanın kalbine çevirip başladığımız tavaflar hiç bitmesin, dilimizden “Lebbeyk”ler hiç düşmesin istedik..


Biz bu siyah çöl gülünü önce de sevdik, ancak gördükten sonra daha çok sevdik..!


Her vuslatın bir ayrılığı olduğu gibi, her ayrılığın da bir vuslatı olur mu ki?


Kabenden ayrılırken orada bıraktığımız gözyaşları hatrına, Beytine tekrar kavuşmamız nasîbolur mu ki?


Bu dünyada, olmazsa Âhirette vuslatımız olur mu ki?


Çöl güllerinin, gonca güllerin, yediverenlerin,... ve daha nice güllerin Efendisi misâli, gül yüzlü, gül kokulu, gül ahlâklı Habîbin, yeryüzünün dikensiz tek gülü, Nebî Muhammed (s.a.v.)’i sevdik..Yeşil kubbesinin altında hâlen gül kokusu yayan, Rasûlünü(s.a.v.) sevdik..!


Biz O(s.a.v.)’nu görmeden sevdik..


Biz O(s.a.v.)’ndan asırlar sonra geldik.


Kabrinin yeşil kubbesini gördük; yeşiline ayrı, kubbesine ayrı, kokusuna ayrı, içinde yatan Gül’e ayrı âşık olduk..!


Aşkından yandık yandık kavrulduk..


Ne zaman bir gül görsek, Rasûlünü anar olduk..


Ve tekrar tekrar yanar olduk..!


Yeşil kubbenin önünden hiç ayrılmasak istedik..


Dilimizden Salevatlar hiç düşmesin istedik..!


Mescid-i Nebevî’de, Kubbet’ul Hadrâ’nın önünde döktüğümüz gözyaşları hatrına; rüyâmızda, dünyamızda, âhiretimizde güzel gözlü


Nebî’ye vuslatımız olur mu ki?


Bu kullar, Güzel Yüzlü’nün şefaatine erenler arasında olur mu ki?


Biz çöl gülünü sevdik, gülleri sevdik, güllerin Efendisini sevdik..


Peki ya gülü de sevgiyi de yaratanı..?


Hatta bizi yaratanı..?


Ey güzel Allah’ım, Cânım, Cânânım, Sultânım, Allah’ım..!


Biz Seni görmedik, görmeden sevdik, yarattıklarını gördük, yarattıklarına hayrân olduk, o hayranlıkla Sana âşık olduk..!


Belki yarattığın tüm varlıkların zikirlerini duyamadık..


Belki onlar gibi her an Seni anmadık, anamadık..


Belki kargaya “gak” diyor, ördeğe “vak” diyor dedik, onlar “Hak” diye zikir ederken..


Belki köpeğe “hav”lıyor dedik, o “Hay” diye Seni anarken..


Belki rüzgara “uğulduyor” dedik, o “Hû” diye inlerken..


Belki kalbimize dâhi “tık tık atıyor” dedik, o “Rabb Rabb” diye zikirle yaşatırken bizi..


Belki gözümüz kör, kulağımız sağır oldu..


Belki hiçbirşeyin farkına varamadık..


Her âzâmız Senin zikrinle yaşarken, biz Seni anmayı unuttuk..!


Ama Allah’ım, biz bir tek Senin kapına geldik..


Kimsenin önünde diz çökmedik..


Kimsenin önüne başımızı serip “buyur, bu beden, bu baş, bu gönül, bu âciz kul senin..!” demedik..


Bir Sana dedik..


Bir Senin önünde secde ettik..


Bir Senden yardım diledik..


Bir Sana açtık ellerimizi..


Belki Sana lâyık kul olamadık..


Ama..


Ey güzel Allah’ım, biz Seni çok sevdik.


Sen de bizi sever misin Allah’ım?


Belki Senden birşey isteyecek yüzümüz yok..


Sen yine de bizi affeyler misin, bize Rahmetini lutfeyler misin Rahmân’ım?

Cennette cemâlini gösterir misin yâ Rabbim?


Beyaz Gül

ilem Egitim Programi 2010 - 2011 & Kültür Ocağı Vakfı Seminer Programı  

Posted by Tespih Taneleri... in


Arkadaslar bu cok guzel ve donanimli bir calismadir. Mutlaka ilgilenilmesi ve uzerinde durulmasi gerektigini dusunuyorum. Egitim ve ogretim insan hayatinda hic bitmeyen bir surectir, ne katarsaniz kendiniz ya da kisiliniz adina kardir. Bu kadar degerli hocalari bir arada bir daha bulma sansiniz olmayabilir. Boyle firsatlari degerlendirmeniz umidi ile...
Sevgiler


Kültür Ocağı Vakfı Seminer Programı


Bilindiği üzere, seminerler Güz ve Bahar dönemlerinde yapılmaktadır. Bu dönem de Giriş II ve Gelişme II seminerleri yapılacaktır. Giriş I ve Gelişme I ve İhtisas seminerleri ise Güz dönemlerinde açılacaktır. Seminerlerin her bir kademesi 40 saatlik bir program üzerine bina edilmiştir. Bahar dönemi Seminerleri 6 Mart 2010 Cumartesi günü başlayacak ve 24 Nisan 2010 Cumartesi günü sona erecektir. 8 Hafta hocalar tarafından verilen seminerler, 9. Hafta 1 Mayıs 2010’da yapılacak Öğrenci Sempozyumuyla sona erecektir.

Her dönem bir ana başlık üzerine yapılan Öğrenci Sempozyumlarında bu dönem ki ana başlığımız geçtiğimiz sene vefat eden KOCAV Seminer Hocalarımızdan, Vakıf Meclisi Üyemiz Ömer Lütfi Mete. Hocamızı Şair, yazar, senarist v.s alanlar üzerinden inceleyeceğiz. Sempozyum 9 Mayıs 2010 Cumartesi günü saat 10:30’ da başlayıp saat 16:15’de sona erecektir.

İhtisas Seminerleri’nde ise uzmanlaşma esas alınmıştır. Öğrencilerin ilgi sahalarına göre yapılandırılmış olan İhtisas Seminerleri’nde çalışmalar usta-çırak münasebeti içinde yapılacaktır. Konu, süre ve çalışmanın şekli hoca ile öğrenci tarafından tespit edilecektir. İhtisas Seminerleri’ni tamamlayan öğrencilerimizin, konusunda ders verebilecek, araştırma yapabilecek şekilde yetişmeleri hedeflenmiştir.
KOCAV’ın her yıl düzenlediği bu öğrenci seminerlerinde sınıf ve kürsü usulleri takip edilmekte. Seminerlere yeni başlayan öğrenciler giriş sınıfına alınıyor. Bu kademede öğrenciye, hangi üniversitenin hangi fakültesinde okuyor olursa olsun, asgari bir genel kültür ortalaması ve birliği sağlanması adına, temel dersler veriliyor. Bu dersler içinde sanat ve kişisel gelişimle alakalı konular da yer alıyor

“Giriş” aşamasında, “Türkçe ve Türk Ruhu”, “İslam ve İnsan Psikolojisi”, “Türk Sanatı: Türk Musikisi”, “Siyasal Söylemler”, “Devlet Felsefeleri”, “Liderlik Sanatı” gibi dersler, Mehmed Niyazi, Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu, Prof. Dr. Ali Murat Daryal, Prof. Dr. Hayati Develi, Bünyamin Aksungur, Doç. Dr. Cemal Zehir gibi isimler tarafından veriliyor

“Gelişme aşaması, bu genel ve temel bilgiler üzerinde bir parça daha yoğunlaşmak gayesi ile tertip edilmiş. Gelişme dersleri, aynı zamanda İhtisas kademesinde yer alan kürsüler için de bir hazırlık teşkil ediyor. Bu aşamadaki dersler, “Coğrafyadan Vatana”, “Küreselleşme Oyunu”, “İktisadi Bakış”, “Türk Sanatı: Hat, Ebru, Tezhip”, “Osmanlı’da Modernleşme Çabaları”, “Kendini Tanıma ve Geliştirme Bilinci” gibi konulardan oluşuyor. Bu dersleri de yine, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Prof. Dr. Ali Akyıldız, Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Yrd. Doç. Yaşar Erdinç, Dr. Zülfikar Özkan ve Mustafa Özcan gibi isimler veriyor.

Kürsülere doğru

Malum çağımız ihtisaslaşma çağı… Her ne kadar genel kültür ziyadesiyle önem arz etse de, en az bir alanda uzman olmaya gayret etmek gerekiyor. KOCAV’ın “İhtisas Seminerleri”nden murat da, “Giriş” ve “Gelişme” kademelerinde ortalama bir genel kültür ve sosyal bilimlere bakış temeli verilen öğrencilerin, kendi seçecekleri bir alanda ilerlemelerini, çalışmalar yapmalarını sağlamak.

Bu minvalde, her senenin güz dönemi, İhtisas 1 sınıfı öğrencilerine öncelikle “Bilim Felsefesi ve Metodoloji” dersi gösteriliyor. Bununla birlikte, her Türk münevverinin geçmişi ile bağ kurmasının elzemliği nazar-ı dikkate alınarak, “Osmanlı Türkçesi ve Yazıları” dersleri de bu müfredata ekleniyor. Prof. Dr. Tahsin Görgün ve Prof. Dr. Zeki Arslantürk, Dr. Mustafa Hakkı Ertan ve Dr. Raşit Gündoğdu tarafından verilen bu derslerle, öğrenciler kürsü faaliyetleri için hazırlanıyorlar.

Adres: Kültür Ocağı Vakfı, Ayşe Kadın Hamamı Sokağı, No: 26, Süleymaniye/ İstanbul.

Tel.: 0212 519 9970-71

Otuz Yıllık Pişmanlık  

Posted by Tespih Taneleri... in


İmam Kuşeyrî hazretleri, meşhur velî Serî Sekatî hazretlerinin ne kadar takva sahibi ve ince ruhlu olduğunu şöyle anlatır:

“Serî Sekatî bir gün dedi ki:

– Otuz seneden beri bir elhamdülillah sözü için istiğfar ediyorum.

Kendisine;

– Bu nasıl oldu, diye sorduklarında şöyle cevap verdi:

– Bir gün Bağdat’ta benim de dükkanımın bulunduğu çarşıda yangın çıkmıştı. Yangını gören bir adamla karşılaştım.

Bana;

– Senin dükkanın kurtuldu, ona bir şey olmadı, diye müjde verdi. Bunun üzerine ben de “elhamdülillah” deyiverdim. Fakat bir an sonra, müslümanların başına gelen bir musibette onların acısını paylaşmak yerine önce kendi nefsimi düşündüğümü fark ettim. İşte bunun için o esnada söylediğim söylediğim bu söze otuz senedir nedamet duyuyorum”.



İmâm Kuşeyrî, Risâle

Related Posts with Thumbnails
Site'de Kaç Kişiyiz